Aralık 2010 iin arsiv

Kaz Göndersem Yolar mısın?

Yazan: Sait Özdemir Tarih: Ara 30th, 2010 | Kategori:: Genel

Çok soğuk bir kış günü padişah, tebdil-i kıyafet gezmeye karar vermiş.

Yanına baş vezirini alıp yola çıkmış. Bir dere kenarında çalışan yaşlı bir adam görmüşler.

Adam elindeki derileri suya sokup, döverek tabaklıyormuş.

Padişah, ihtiyarı selamlamış:

‘Selamün aleykum ey pir’i fani…’

‘Aleyküm selam ey serdar’ı cihan…’

Padişah sormuş:

‘Altılarda ne yaptın?’

‘Altıya altı katmayınca, otuz ikiye yetmiyor…’

 Padişah gene sormuş:

‘Geceleri kalkmadın mı?’

‘Kalktık… Lakin ellere yaradı…’

Padişah gülmüş:

‘Bir kaz göndersem yolar mısın?’

‘Hem de ciyaklatmadan…’

Padişahla baş vezir adamın yanından ayrılıp yola koyulmuşlar. Padişah baş vezire dönmüş:

‘Ne konuştuğumuzu anladın mı?’

‘Hayır padişahım…’

Padişah sinirlenmiş:

‘Bu akşama kadar ne konuştuğumuzu anlamazsan kelleni alırım.’

Korkuya kapılan baş vezir, padişahı saraya bıraktıktan sonra telaşla dere kenarına dönmüş. Bakmış adam hâlâ orada çalışıyor.

‘Ne konuştunuz siz padişahla…’

Adam, baş veziri şöyle bir süzmüş:

‘Kusura bakma. Bedava söyleyemem. Ver bir yüz altın söyleyeyim.’

Baş vezir, yüz altın vermiş.

‘Sen padişahı, serdar-ı cihan, diye selamladın. Nereden anladın padişah olduğunu.’

‘Ben dericiyim. Onun sırtındaki kürkü padişahtan başkası giyemezdi.’

Vezir kafasını kaşımış.

‘Peki, altılara altı katmayınca, otuz ikiye yetmiyor ne demek?…’

Adam, bu soruya cevap vermek için de bir yüz altın daha almış.

‘Padişah, altı aylık yaz döneminde çalışmadın mı ki, kış günü çalışıyorsun, diye sordu. Ben de, yalnızca altı ay yaz değil, altı ay da kış çalışmazsak, yemek bulamıyoruz dedim.(32 ise ağızdaki dişten kinaye, boğaz)’

Vezir bir soru daha sormuş…

‘Geceleri kalkmadın mı ne demek?’

Adam bir yüz altın daha almış.

‘Çocukların yok mu diye sordu. Var ama hepsi kız. Evlendiler, başkasına yaradılar, dedim…’ Vezir gene kafasını sallamış.

‘Bir de kaz gönderirsem dedi, o ne demek…’

Adam gülmüş.’Onu da sen bul…’


İNSAN PORTRELERİ

Yazan: Sait Özdemir Tarih: Ara 13th, 2010 | Kategori:: Genel

 

Çölün kızgın sıcağında güneş tenini kavururken, çırılçıplak hale getirilip ellerinden ayaklarından çarmıha gerilerek, karnına konulan onlarca kilo ağırlığındaki taşlarla işkenceye tabi tutulan Bilal Habeşi (R.A), dünyada iken cennetle müjdelenen sahabelerden biridir.

Müşrikler ona;

Bilal, inandığın Allah tan vazgeç, hemen sana yaptıklarımıza son verelim dediklerinde; o, kelimeyi tevhit ve kelimeyi şahadet getirerek şehit olmaya hazırlanıyordu.

Allah’a olan inancı o kadar yüceydi ki Bilal’in, kendisine yapılan tüm işkenceler Allah sevgisi yanında hiçbir anlam ifade etmiyordu.

Çünkü o, dünyadan sonraki hayatı çok daha fazla önemseyenlerdendi.

Peygamberimizin mübarek torunu Hz. Hüseyin (R.A) şehit olacağını bile bile vazgeçmemişti davasından. O da Allah katında masum olarak yer almayı, dünyada daha fazla yaşamaya tercih edenlerdendi. Bu tercihinden dolayıdır ki, tüm İslam alemini yasa boğacak şekilde, akıl almaz insanlık dışı işkenceler sonucunda şehit edildi.

Böylece haklı davasının bugünlere kadar taşınmasını sağladı. Dünyanın sonuna kadar Hz. Hüseyin (R.A), Müslümanların yüreğindeki masum ve mazlum yerini hep koruyacaktır.   

Hz. Peygamberin, ilmin kapısı olarak işaret ettiği Hz. Ali (R.A) da, hayatı boyunca korkusuzca savaştı.

Her türlü haksızlığın karşısında ölümü göze alarak kahramanca mücadelelere imza attı. O da Allah’ın evi mescitte namaz kılarken şehit edildi.

Ama peygamber nasıl ibadet ettiyse, Hz. Ali (R.A) da ömrü boyunca Allah a öyle ibadet etti. Ne orucundan, ne namazından ne de zekatından taviz verdi.

Aradan geçen asırlara rağmen, inandıkları dava uğruna ölümü göze alarak mücadelelerini sürdüren bu mübarek insanlara duyulan sevgi ve saygı, hiç eksilmedi, dünyanın sonuna kadar da asla eksilmeyecektir.

Birde şimdi yaşadığımız yüzyıla bakalım.

Maddenin insanları nakış nakış işlediği, mananın yerini geçici nimetlere terk ettiği yaşadığımız 21. yüzyılda, inandığı değerler uğruna ölümü göze alabilecek kaç adam sayabiliriz etrafımızda?

Dünyaya öylesine kaptırdık ki yüreğimizi, ölüm sonrası aklımıza bile gelmez oldu.

Omuzlarımızda mezara kadar taşıdığımız yakınlarımız bile, bizi dünyanın cazibesinden koparamaz oldu.

Halbuki dünya, bizi 100 yıl misafir etse de,100 yılın sonunda gene de yolculamak zorunda ahirete?

Bazen yakın çevremde farklı maskeler kullanarak, daha fazla dünya edinimleri için canhıraş bir şekilde mücadele edip, insanlık onurlarını kaybeden Sahte insanları gördükçe, insanlığımdan utanıyorum.

Keşke yüzyıl önce yaratılsaydım da, bu insan müsveddelerini görmeseydi gözlerim, onlarla birlikte yaşamasaydım diyorum.

Üstelik bu zatı muhteremler, kendilerini dürüstlüğün sembolü olarak lanse edip, bizler sütten çıkmış Ak kaşığız diyorlar.

Son yıllarda yaşadığımız çevrelerde kendilerini gerçek dava adamları olarak tanıtarak, gözümüzde devleşen müşfik duruşlarıyla yüreğimize yerleşen saygın insan portreleri maalesef oldukça azaldı.

Kendilerini ilmin deryası gibi gören sahte bilginlerin sayıları ise oldukça arttı. Ama bunlar kendi karanlıklarına bile, bir mum yakamadıklarını artık bizlerden gizleyemiyorlar.

Yaşadığımız çağın en sinsi yılanları, sırtlarını her devrin kudretli çınarlarına yaslayan tilki beyinli kurnazlar dır.

Tilki tipli insanlar 21.yüzyılın sonuna kadar her yerde cirit atmaya devam edeceklerdir. Çünkü devir onların devri gibi görünüyor.

Onlarda kendilerine uygun bu devirden en iyi şekilde istifade edip hali hazırda devranlarını sürüyorlar.        

MUAMER YILDIZTAŞI’na katkılarından dolayı teşekkürler


EDEP YAHU…

Yazan: Sait Özdemir Tarih: Ara 13th, 2010 | Kategori:: Genel

ÜNİVERSİTELERE EDEP DERSİ!

Geçtiğimiz hafta Siyasal Bilgiler Fakültesi öğrencilerinin aynı zamanda hocaları olan akademisyen siyasetçileri konuşma yapmak üzere fakültelerine davet ettikleri halde, konuşmalarına engel  olarak yumurta atmaları  bana geçtiğimiz Mayıs ayında Asya ülkelerinden birisinde yetişkinlere eğitim vermek amacıyla  gittiğimiz ülkedeki ders programını hatırlattı.

Devlet görevlilerine hizmet içi eğitim vermek amacıyla gittiğimiz ülkenin ders müfredatına baktığımda ilk sırada HİJYEN Dersini gördüm. Büyük bir şaşkınlık yaşadım başta. Yaş ortalaması 30 olan bu memurlara hijyen dersine ne gerek vardı? Anasınıfı ve okul öncesi eğitimin bir parçası olan hijyenin bu yaşa kadar kavranamamış olmasının sebeplerini araştırmaya başladım.

Meğer halk tuvalet sonrası taharet olarak su yerine taş kullanıyorlarmış. Kullanılan taşlar tuvaletleri tıkar hale gelmiş. Bu alışkanlıklarından vaz geçirmek üzere koca koca adamlara ilk ders olarak hijyen dersi konulmuş. Orada geçirdiğimiz birkaç aylık tecrübemizle anladık ki hijyene çok büyük ihtiyaç varmış.

Siyasal Bilgiler Fakültesinde konuşma yapmak üzere davet ettikleri hocalarının konuşmalarını engelleyen öğrencilerin fakülte ders müfredatlarına acaba ihtiyaçları olan HİJYEN dersine benzer bir ders mi konsa?

Öğrenciler en çok saygı göstermesi gereken hocalarına karşı bu derece saygısızlığı nasıl yapabiliyorlar? Nerede hata yapılıyor?

Gazete köşe yazarlarının bir kısmının konuyla ilgili yazılarını okuyunca şaşırıp kalıyorum. Öğrencilerin sorgulayıcı oldukları, genç oldukları, delikanlı oldukları, onlara karşı anlayışlı olunması gerektiğini filan yazıyorlar. Sanki akli melekesi olmayan birisinin tavır ve davranışlarına karşı anlayış ister gibi.  

Öğrencilerin sorgulayıcı olmaları demek hocalarına hakaret etmek midir?

Delikanlı olmaları edepsizlikte sınır tanımazlık mıdır?

Anlamakta zorlanıyorum.

Asırlar boyu insanlığa yön vermiş, onların kutup yıldızları olmuş olan şanlı atalarımızın yaşadığı dönemlerde de öğrenciler vardı.  Onlar da devlet yönetmek üzere okullarda okuyorlardı. Ama edeplerinde en küçük bir yanlışa düşmüyorlardı. Hocalarının yanında iken elleri önlerinde saygı ile iki büklüm oluyorlardı.

Bu yazımızdan bazıları medreseleri tekrar mı getirelim sonucunu çıkarabilirler. Kimsenin öyle bir niyeti yok. Ama böyle gençlik de istemiyoruz. Tartışmasını, konuşmasını bilen bir gençliktir bizim özlemimiz. İtirazlarını edebiyle bildirebilen bir gençliktir…

Benim YÖK’ten bir ricam olacak. Koca koca adamlara HİJYEN  dersi olur da koca koca öğrencilere EDEP DERSİ olmaz mı? Her fakülteye her yıl okutulmak üzere EDEP DERSİ konulmalı. Hocalardan en edepli olanları da bu dersi vermelidir.

Edep ya huuu. 11.12.2010

Erkam NAR


HAYATIMIZDAKİ OLUMSUZLUKLARI OLUMLUYA ÇEVİRMEK ELİMİZDE

Yazan: Sait Özdemir Tarih: Ara 2nd, 2010 | Kategori:: Genel

Olumsuz düşünmek, karşıdan karşıya geçerken tek yönlü yolda her iki tarafı da kontrol etmektir. Olumsuz düşünerek zahmet edersiniz. Oysaki zihniniz basit şeyleri daha kolay algılar. Karmaşık hale getirmeye hiç gerek yoktur. Gerçekçiliğini yitirmiş olursunuz; çünkü olacaklara karşı senaryo yazmış olursunuz. Aslında her şey görünenden ibarettir. Senin bakış açın değişir, bir anda her şey değişir.

Değişimi şöyle ifade edebiliriz. Yağmur yağdıktan bir süre sonra, toprağın üzerinde yağmurun ilerleyeceği kanallar oluşur. Daha sonraki yağmur suları hep bu kanallardan akar. Beynimizde de bu tür yağmur kanalları vardır. Herkesin beynine aynı yağmur yağar, fakat ayrı kanallara gider.

Olumlu veya olumsuz düşünmek sizin elinizdedir. Yaşadığınız olaylar sizin bakış açınıza göre değişir. Hep hatırlayın ki alışkanlıklarınızı düşünceleriniz oluşturur. Hayatta her şey mükemmel bir düzene sahipken, siz olumsuz düşünme hakkına nasıl sahip oluyorsunuz? Buna hakkınız yok ki. Siz yaşıyorsunuz. Yaşamla dans etme hevesinizi yitirdiğinizde nasıl mutlu olabilirsiniz ki? Nasıl yaratıcı fikirler ortaya atabilirsiniz? Zihninizi her an, her fırsata açık tutmalısınız. Bunu olumsuz düşünerek nasıl başarabilirsiniz? En azından kapıyı açık bırakın da, diğerleri de kıyıdan köşeden girebilsin zihninize. Olumlu düşüncelere karşı surlarla çevrelemeyin artık zihninizi. Pozitif düşünmek, sağlıklı yaşamın en önemli adımlarından biridir… Olumlu düşünmek için yapabileceğiniz şeyler:

 Bir şeyden dolayı gerçekten mutsuzsanız, bunu değiştirmeye çalışın. Bunun için yapabileceğiniz hiçbir şey yoksa koşullarınızı kabul etmeyi öğrenin.-
 Beyninizde hep kötü olayları hatırlatan bir ses varsa onu susturmayı öğrenin.-
 Her zaman için insanların ve içinde bulunduğunuz durumun en iyi yönlerini görün.-
 Mümkünse olumsuz insanlardan veya moralinizi bozan, sizi eleştiren kişilerden uzak durun. Kendinizi iyi hissettiren insanlarla birlikte olun. Kendinize saygı duymanıza yardımcı olan insanları çevre edinin.-
 Asla kendi hayatınızı başkalarının hayatıyla karşılaştırmayın. Olumlu düşünebilmek, sahip olduklarınızla mutlu olmak demektir ve daha fazlasını istememektir.-
 Hayatınızdaki kötü olaylardan çok, iyi olayları dikkate alın. Nelere sahip olduğunuza bakın, sahip olmadığınıza değil.-
 Her zaman için seçeneğiniz olduğunu unutmayın. Bir duruma kızmayı ya da bu durumu olumlu yönden görmeyi seçebilirsiniz.-
 Zihninizi devamlı hayatınızda iyi olan şeylerle yoğunlaştırın.-
 Durmadan gelecek hakkında endişelenmeyin.-

Olumsuz düşünmeyi nasıl başarıyorsunuz gerçekten? Çok zor değil mi? Onca şeyi farklı bir bakış açısıyla görmek? Çaba gerektirdiği kesin…

Yolun kenarında yaşayan ve hamburger satan adam zor işitiyordu, bu yüzden radyo kullanmıyordu. Gözleri bozuktu, bu yüzden gazete okumazdı ama iyi hamburger satardı. Yolun kenarında durup bağırdı: “Bir hamburger alır mıydınız bayım?” Ve insanlar onun hamburgerini alırdı. Ticaretini yürütmek için daha büyük bir fırın aldı.

Sonunda oğlu, ona yardımcı olmak için üniversiteden geldi ama sonra bir şey oldu. “Baba, radyoyu dinlemedin mi? Büyük bir ekonomik kriz yaşanıyor. Avrupa’ nın durumu felaket durumda. Bizim ülkenin durumu ise daha da kötü.”

Bunun üzerine adam şöyle düşünür: Oğlum üniversiteye gidiyor, gazete okuyor, radyo dinliyor; bu durumda düşüncelerine kulak vermeli.” Adam böylece aldığı etin ve siparişlerin miktarını azalttı, tabelaları indirdi ve hamburgerlerini satmak için yolun kenarında durmaktan vazgeçti. Satışları bir günde düştü.

“Haklısın oğlum.” dedi. “Kesinlikle büyük bir krizin ortasındayız.” İşte olumsuz düşüncenin gücü…

Olumsuz düşünen insanlar ise düşüncelerinin kendiliğinden ortaya çıktığını zannederler. Farkı bir bakış açısının olduğunu bilseler de kendi düşünce yapılarını benimserler. Bu nedenle değişemezler, çünkü düşüncelerini değiştiremezler. Kaygılarıyla dolu bir hayat sürerler. Kendilerini kontrol edebileceklerine inanmazlar. Bu biyolojik bir olay derler ve başlarına gelen her şeyi kabullenmeye devam ederler.

Olumlu düşüncede temel nokta, beyni olumlunun üzerine programlamaktır. Yani, başarısız olmamayı değil, sadece başarmayı düşünmelisiniz. Olumsuz zihni kurgu, yani olumsuz düşünce beynimizi kendimize karşı olumsuz çalışmaya programlar. Örneğin bir futbolcu, üç kez kaleciyle karşı karşıya kalmasına rağmen topu dışarıya atmıştır. Bir dahaki maçta aynı hatayı yapmak istememektedir. Bunun için beynini şöyle programlamıştır: “Topu dışarı atmayacağım. Topu dışarı atmayacağım.” Bunu kendi kendine defalarca söylemiş ve maça çıkmıştır. Sonuç: Topu yine dışarı atmıştır.

Burada futbolcunun yaptığı hata, topu kaleye atmaya değil, dışarı atmamaya şartlanmasıdır. Bu durumda beyin, kalenin içine değil, dışına kilitlenmiştir. Bu olumsuz uyarıcı da, başarıya değil, başarısızlık korkusu yüzünden başarısızlığa götürmüştür.

Bunun yanı sıra olumlu düşünmek oldukça kolay; zihninizi bir sinema perdesi olarak düşünebilirsiniz. Her olumsuz resmi gördüğünde bunu yeni güzel bir resimle değiştirmek için geçiş düğmesine basın. Resim anında değişecektir. Bu pratik metodu uygulayanların sayısı gün geçtikçe artmakta ve olumlu sonuçlar görülmeye devam edilmektedir.

Beynimizin bizim için en önemli tekniği, olumlu düşünmenin ileri şekillerini uygulamasıdır. Zihnini kontrol edebileceğini anlayan bir insan irade sahibi olur ve hayatını kontrol etmeye başlayarak kaderinin efendisi olmaya başlar. Bunu alışkanlık haline getirdiğinizde ise pozitif düşünmenin gücünü çok daha iyi fark edeceksiniz. Bunu ancak kendiniz yaşayarak hissedebilirsiniz. Denemenizi öneririz. Göreceksiniz, hayatınızda çok büyük değişiklikler olacak ve sabahları yatağınızdan kalkmadan önce kahretmeyeceksiniz.

Amerika’da bir okulda ilginç bir deney yapılır. Özel bir sınıf oluşturulur ve bir grup öğretmen bu sınıfa verilir.

Öğretmenlere, bu sınıftaki öğrencilerin çok seçme öğrenciler olduğu söylenir. Öğrencilere de aynı şekilde, öğretmenlerinin çok seçme öğretmenler oldukları belirtilir.

Yılsonunda sınıfın başarısı harikadır. Okul müdürü, o öğretmenlerle bir toplantı yapar ve sınıfın gerçekte kura ile gelişigüzel bir şekilde oluşturulduğunu açıklar. Bunun üzerine öğretmenler, “Bu durumda, demek ki biz süper öğretmenleriz.” derler. Müdür cevap verir:
– Hayır, sizler de kura ile seçildiniz. İnsanların ortaya çıkaracakları eserler, genellikle yakın çevresindeki insanların kendilerinden bekledikleriyle doğru orantılıdır.

Kendi kendinize, başaramayacağım, sorular zor olacak, bilmediğim konular çıkacak gibi iç konuşmaları asla yapmayın. Sınav konusunda kendimizle olumlu bir diyalog kurmamız çok önemlidir. Bu var olan kaygınızı paniğe dönüştürecektir. Sınav öncesinde, sırasında ve sonrasında kendimizle ne tür cümleler ile konuştuğunuzu belirleyin. Olumsuz cümleler yerine kendinizi rahatlatacak olumlu cümleler bulmaya çalışın.

“ Bu sınavda bildiklerimi unutup, yine birbirine karıştıracağım.” İfadesi yerine
“ Sakin olmak, tüm gücümü sınavda iyi kullanmama yarayacak.” şeklinde
“ Eğer, üniversiteyi kazanamazsam, tanıdıklarım ne düşünür.” İfadesi yerine
“ Başkalarının düşüncelerinin üzerimde baskı yaratmasına izin vermemeliyim.” Şeklinde pozitif düşünce kalıpları geliştirmelisiniz.

“Ben hiçbir zaman başarısız olursam ne olacağını düşünmem, çünkü bunu düşünmeye başladığınızda olumsuz bir sonuca yoğunlaşırsınız. Eğer konunun üzerine atlıyorsam başarılı olacağımı düşünüyorumdur; başarısız olursam neler olacağını değil. “
Michael Jordan


ÜÇKURUŞLUK İNSANLAR

Yazan: Sait Özdemir Tarih: Ara 1st, 2010 | Kategori:: Genel

Ünlü yazar Anton Cehov diyor ki;

Hayata karşı ilk küskünlüğümüz, yanımızda sandığımız kişileri karşımızda görmemizle başlar. 

Bu mükemmel söz yaşadığımız çağda insan ilişkilerini kavrama açısından çok büyük önem arz etmektedir.

21.yüzyılın en büyük hastalığı, insanların birbirlerine güven duyamamama duygusunun hızla artmasıdır.

Dost sözcüğü, Yaşadığımız yüzyılda yitirdiği anlam kadar, hiçbir yüzyılda değerini bu derece yitirmemiş ve dost sözcüğünün içeriği hiçbir yüzyılda bu kadar boşaltılmamıştır.

Yaşadığımız asırda dost;yalnızca dört harfli bir sözcük olarak günlük hayatta varlığını sürdürmeye devam eden amaruhunu ve manevi atmosferini hızla kaybeden bir sözcük haline gelmiştir.

Dünyada yaşadığımız şu süreçte; Dost sözcüğünün tam zıttı olan düşman sözcüğü ise delikanlılığını ve yürekliliğini hızla yitirerek, önüne aldığı gizli ve sinsi sıfatıyla, kötülüğünü gizleyip, toplumlarda kendine oldukça fazla yer bulmayı başarmıştır.

Birinin arkasından, yüzüne söylenemeyecek şeyleri konuşmak abesle iştigaldir. Asla dostane bir davranış olarak kabul edilemez.

Ama yaşadığımız yüzyılda, bırakın birilerinin arkasından konuşmayı, birilerinin arkasından küfredenleri bile kısa bir süre sonra, kol kola girmiş vaziyette samimi görmeye alıştı artık gözlerimiz.

Dünya menfaatlerinin değer yargılarını altüst ettiği bu çağ, dürüstlüğü şiar edinerek yaşamak isteyen insanların çağı değildir.

İnsanlık olarak, düzenbazlığın, arabozuculuğun, kıvrıklığın, yamuk yumukluğun, kibirin pirim yaptığı, doğruluğun, dürüstlüğün, mütevaziliğin, arabuluculuğun kendine yer bulamadığı karanlık bir tünelden geçiyoruz.

Yaşadığımız dünyada hayatımızı sürdürdüğümüz şehirlerin tümünde, gerçek dost terimi rafa kaldırılmış, menfaatler yumağının belirlediği sahte dost terimi kendine zirveler oluşturmuştur.

Dostlarının doğru sözlülüğünden rahatsızlık duyup, susturulmaları için sonsuz gayret sarf edenlere çanak tutan, yüreği beş para etmez insan müsveddelerinin sayılarının her geçen gün hızla arttığı bir çağdayız.

Her şey dünyada daha müreffeh hayat sürebilmek adına asil değerlerden ödün vermekle başlıyor.

Halbuki dünya denen şu misafirhane kimseye baki olmayacak bir durak, bir istasyondur.

Ama üzerinde beklediğimiz süre içerisinde,dünya istasyonunda asil bir iz bırakmak varken, dünyadan sonraki istasyonu düşünmeden hırsa kapılıp firavunlaşmak, ne kadar ahmakça bir duygudur.

Bakın Mevlana Hazretleri firavunsu duyguları yüreklerinde yeşertenlere, nasıl nasihat ediyor.

Dünyanın esir aldığı insanlar için Hz: Mevlana diyor ki;

“Ey İnsanoğlu Hırsı bırak, kendini boş yere harcama!

Şu toprak altında çırak da bir, usta da…”

İnsan bilimciler de insanları dünyada yaşadıkları sürece bağlı olarak ikiye ayırıyorlar

“Birincisi; Zaman geçtikçe hatalarıyla yüzleşen insanlar,

 İkincisi; zaman geçtikçe yüzsüzleşen insanlar.”

Maalesef yaşadığımız çağda zaman geçtikçe hatalarını görmezden gelip yüzsüzleşen arsız insan sayıları çok daha fazladır.

Ünlü Şair Can YÜCEL in şiirsel bir yazısında, yaşadığımız çağda sürekli yaşanan insan ilişkilerine ışık tutan ve beni de oldukça etkileyen mükemmel bir söz var.

Sizlerle bu sözü paylaşarak yazımı noktalamak istiyorum.

İşte o mükemmel söz;

İnsanlara değer verirken lütfen çok dikkatli olun.

Asla gereğinden fazla değer vermeyin.

3 Kuruşluk insanlara 5 kuruşluk değer verirseniz, geriye kalan 2 Kuruşa gözlerini kırpmadan satarlar sizi.

Gerçek dostlar; bir ellerine dünya, bir ellerine ay konulsa bile, gene de dostlarını satmayacak kadar onurlu insanlardır.

Ne mutlu sayıları azda olsa, böylesine dostları olabilenlere…