Ocak 2011 iin arsiv

TARİHTEN BİR YAPRAK

Yazan: Sait Özdemir Tarih: Oca 25th, 2011 | Kategori:: Genel

Antonie Lavoisier; ünlü bir kimyager. Paris’in zengin ve asilzade ailelerinden birisinin çocuğu olarak dünyaya geldi. Bir koca yiğit… Hani şu cüssesi saray kapılarından sığmayan, yüreği ise mercimek tanesi kadar olanlardan değil. Küçücük beyinlere hükmeden dev cüsselerin moda olduğu bir devirde kocaman yüreği ve dev gibi aklı ile bedensel işlevlerini mantıklı ve dengeli icra eden anatomik yapıya sahip bir insandı.

Varlıklı bir ailenin çocuğu olarak dünyaya gelmiş olmayı asla avantaj olarak görmemiş, yeryüzünde geçirdiği elli bir yıllık ömrünü insanlığa hizmet yolunda harcamıştır. O, belki iri cüsseli değildi ama yürüdüğü her yerde ayak izlerini bırakmıştı. Bulunduğu her mekâna onun rengi, onun kokusu siniyordu adeta. Asırlarca unutulmayacak bir cesaret örneği gösterecek ulu bir çınar gibi nice devirler yaşayacaktı belki de onun adı.

Ülkesinin orta çağ karanlığından ivedilikle kurtulması gerektiğine en çok inananlardan birisiydi. Yapmış olduğu bilimsel çalışmaların yanı sıra ülke siyasetinde ve kültüründe derin izler bırakacak adım ve söylemlere de hayatı pahasına da olsa imza atmaktan geri kalmamıştı. Bugün temiz hava diye soluduğumuz oksijen gazının tanımlanmasında ve sair durumlarda kullanılmasında en büyük pay, onun gece gündüz demeden yaptığı fedakârlıkların ürünüdür.

Zamanın asilzadelerinin çok ta tasvip etmedikleri bir çaba içerisine girmiş, Fransız devriminin fikir babaları arasında yer almıştır. Kendisine acı da verse, belki sonunda ölüm de olsa; araştırmayı, üretmeyi, öğrenmeyi, öğretmeyi kısacası hayata katma değer katmayı bir tutku haline getirmiş yürekli bir bilim adamı olarak tarih ondan söz edecekti.

Yaptığı bilimsel çalışmaları, cesur çıkışları şehrin ve ülkenin geleceğine ipotek koymaya çalışanları kısa zamanda rahatsız etmeye yetmişti. Onun zamanla popüler bir insan olabileceği endişesi yaşayan asalaklar tarafından dışlanmaya başlandı. Büyük emekler harcadığı ihtilalde yapılan yanlışlara şiddetle karşı çıktığı için ise ihtilalciler tarafından hain ilan edildi. O bütün bunlara rağmen kendisine hırlayanlara aldırış etmeden yoluna büyük bir kararlılıkla devam ediyordu.

Şehrin gettolarına ve varoşlarına kışın aç kurtların homosapiens türünden canlılar ile beslenmek için indiği günlerde o, yüreğini kemirmeye çalışan kurtçukları takmadan dik durmaya ve sert yürümeye devam ediyordu. Bir yandan da bulunduğu her ortamı konferans salonuna çeviriyor ve devrimin ülke geleceğine kazandıracakları ve kaybettireceklerini bir bilim adamı edasıyla tarafsızca anlatmaya çalışıyordu. Bir gecede giyotinden geçirilen binlerce asilzade ve devrim muhalifi insanların sonlarını gördüğü halde tavrından, söylemlerinden ve ilkelerinden zerre miktar taviz vermeden yoluna devam etti.

Haklıydı… Çünkü gerçeklere inanıyor ve gerçekleri savunuyordu. Eğri odunların çok fazla olduğu bir odunlukta doğru odunun eğri muamelesi göreceğini bildiği halde o, bildiği doğrulardan asla taviz vermedi. “Ölürse ten ölür, canlar ölesi değil” dermişçesine hayata ve insanlığa yön vermeye devam etti.

Bütün bu çalışmaları ve asi duruşu onun adının devrim muhalifleri listesine yazılmasını geciktirmemişti. Üzerinde doğduğu, yıllarca havasını soluduğu, ekmeğini yiyip suyunu içtiği Paris’te tutuklanıp yargılandı ve ölüm cezasına mahkûm edildi. Henüz ellili yaşlarda hayatının en verimli çağında ölüm artık ona bir nefes kadar yakındı. O yinede doğru bildiklerinden bir parça bile olsa taviz vermedi ve ölürken bile bilime ve insanlığa hizmet ederek ölmek istedi.

En yakın dostlarından birisine kafasında günlerdir hayal ettiği bir şeyi anlattı. Ertesi gün öğleden sonra giyotinle kafası koparılacaktı. Kafasına takılan şey; “acaba kafam gövdemden ayrıldığı zaman bir nebze de olsa düşüne bilecek miyim?” sorusuydu. Bunu yakın arkadaşına gösterebilmek için ise kafası koptuktan sonra birkaç kez de olsa gözlerini açıp kapayacak ve gülümseyecekti. Ertesi gün kafası gövdesinden ayrıldığı zaman birkaç kez peş peşe gözlerini açıp kapatıyor ve acı çekerek de olsa gülümseyerek adını tarih sayfalarına yazdırıyordu.

Onu yargılayanlar ve hak etmediği şekilde ölüme mahkûm edenlerin bazıları tarihin kirli sayfalarına yazıldılar. Birçoğu ise şehrin varoşlarında açlıktan ölen bir kurtla aynı kaderi paylaştılar ve silinip gittiler. Oysaki Antonie Lavoisier, bilime ve insanlığa mal olan çalışmaları ve cesur duruşu ile tarihin altın sayfalarında yerini aldı. Dünya durdukça da o altın harfler orada büyük bir onurla kalacaktır…


Teşekkürler Osmaniye

Yazan: Sait Özdemir Tarih: Oca 20th, 2011 | Kategori:: Genel

Osmniyede vermiş olduğumuz seminere ilgi gösteren tüm dostlarımıza selam olsun.Yüreğinize sağlık ayağınıza sağlık. İyiki varsınız hepinize teşekkür ederim.

PAYLAŞMAK GÜZELDİR

Yazan: Sait Özdemir Tarih: Oca 18th, 2011 | Kategori:: Genel
Maddî ve Mânevî Kalkınma İyi ve Vasıflı Müslümanlarla Olur
 
DÜNYANIN en iyi hastahanesini düşünün. Her konuda dört dörtlük.İdaresi mükemmel, doktorları birinci sınıf. Hastalara çok iyi bakılıyor. Sadece yurt içinden değil, dünyanın her yerinden hasta geliyor…
Bu hastahanenin üstünlüğü, mükemmelliği nereden kaynaklanıyor? Elbette ki, idareci ve doktorlarından.
Bu vasıflı, iyi, güçlü, üstün idareci, doktor ve diğer personeli oradan atın, yerlerine vasıfsız, çapsız, kalitesiz kimseler getirin, hastahane birkaç ay içinde batacaktır.
Fabrikalar, okullar, üniversiteler ve ülke idaresi de böyledir.
Din hizmetleri ve çalışmaları da böyledir. Bu hizmet ve faaliyetleri vasıflı, güçlü, üstün, ahlâk ve fazilet sahibi, bilge, doğru insanlar yürütürse ortaya harikalar çıkar. Bunları vasıfsız, ehliyetsiz, çapsız kişiler yaparsa bir sürü hezimet, felâket, hüsran olur.
Bazıları, kanunlar nizamlar iyi olursa ülke iyi idare edilir sanıyor. Yanlış ve eksik düşünce. Sadece kanun ve nizamların iyi olması yeterli olmaz; bunları uygulayacak elemanların, kadroların, idarecilerin de iyi olması gerekir. Bu ikinciler vasıflı ve iyi olmazsa, kanunların mükemmeliyeti işe yaramaz.
Norveç’te, Finlandiya’da, İzlanda’da, Singapur’da rüşvet yok, kokuşma yok, ihalelere fesat karıştırmak yok. Çünkü oradaki idareciler bunlara tenezzül etmiyor. Farz-ı muhal, etmek isteseler bile fırsat bulamıyorlar. Hem kanunlar önlüyor, hem vasfılı insanlar yapmıyor.
Türkiye, 10 üzerine 3 küsur not ile kokuşma yahut şeffaflık konusunda dünya ülkeleri listesinin diplerinde yer alıyor. Niçin? Bu niçinin sebeplerini öğrenmedikçe temiz bir Türkiye isteklerimiz hayalden öteye geçemez.
İslâm dini, dar mânâda bir din değildir, onun dünya ile, aksiyon ile ilgili hükümleri de var. İslâm hem bir din, hem bir nizam, hem de bir medeniyet ve kültürdür (yaşam tarzı). İslâm’ın prensiplerine bakalım:
* Yalansöylemek yok,
* Söz verip de sözünü tutmamak yok,
* Emanete hıyanet yok,
* Haram yemek yok,
* Rüşvet kesin olarak yasak,
* Mülkün temeli ve bekası adalet ile kaim,
* Komşusu aç iken tok yatmak yok,
* Lüks, israf, aşırı tüketim, saçıp savurma yasak,
* İyi Müslüman aynı zamanda iyi komşu, iyi insan, iyi vatandaş, iyi amir ve memur, iyi patron, iyi çalışan demek,
* Gıybet yaparak başkalarını çekiştirmek, ölü kardeşinin etini yemek kadar çirkin bir iş,
* Ortahalli, kanaatli, iktisatlı, mütevazı bir hayat sürmek tavsiye ediliyor,
* Kendi babasının, kardeşinin aleyhinde de olsa doğru şahitlik yapmak farz,
* Her türlü sömürücülük yasak,
* Müslüman, din kardeşinin kurdu değil, meleği olmakla vazifeli…
Daha çok hükümler var ama bu kadarını yazıyorum.
Şimdi biz Müslümanlar, takkelerimizi önümüze koyalım ve şu sorunun cevabını verelim:
Biz yukarıda saydığım hüküm ve ilkeleri hayatımıza ve hayata uyguluyor muyuz?
Elbette her Müslümanı suçlamıyorum ama bizde, dinimizin kesin olarak yasakladığı, kötü gördüğü nice kötülüğü pervasızca yapan fasık, facir, asi var.
İslâm gıybeti yasaklıyor, biz bol bol gıybet ediyoruz.
İslâm haram yemeyi yasaklıyor, bizden bazıları domuz gibi haram yiyor.
Hazret-i Ebubekir’in, Hazret-i Ömer’in örnek hayatlarından, ahlâklarından, icraatından bahs edip duruyoruz; tatbikatta onların yaptığının tam tersini yapıyoruz.
Müslümanlığın temel prensiplerinden/farzlarından biri de emr-i maruf ve nehy-i münkerdir; yani iyiliği emr etmek, kötülüğü yasaklamaktır. Biz Müslüman toplum olarak bunu yapıyor muyuz?
Peygambere iman etmek, O’nun Sünnetini tutmak, O’nun hayat tarzını benimsemek her Müslümana farzdır. Biz bu farzı yerine getiriyor muyuz? Elimize fırsat geçince Nemrud ve Firavun’a benzer bir hayat sürüyoruz. En lüks meskenler, en lüks binitler ve giysiler, en lüks yemekler… Fakir Müslümanlar ne olacak? Lisan-ı halle canları çıksın der gibiyiz. Din bize böyle mi söylüyor?
Namuslu, şerefli, doğru, dürüst, ahlâklı, faziletli, takvalı, âdil İslâmcılara bir şey dediğim yoktur; selâmlarımı ve hürmetlerimi sunar, ellerinden öperim. Lâkin… İslâmcı geçinen birtakım canavar kurtlar var ki, yemedikleri halt, yapmadıkları habaset yok. Haram yemek onlarda. İhalelere fesat karıştırmak onlarda. İşlerden komisyon almak onlarda. Halkı aldatmak onlarda. Emanetlerin her türlüsüne hıyanet onlarda. Kara, kirli, necis, pis servetler onlarda. Bu alçaklar, Ümmet-i Muhammed’in yüz karasıdır.
Küfre rıza gösteren kâfir olur.
Haram yiyen, yalan söyleyen, emanetlere hıyanet edenleri sevenler ve destekleyenler büyük vebal altındadır. “Bizden olsunlar da ne (…) yerlerse yesinler” felsefesi Müslümana yakışmaz.
Sevgili Peygamberimiz ne diyor:
“Allah’a yemin ederim ki, kızım Fâtıma hırsızlık yapsa, onun da elini kestirmekte hiç tereddüt etmem…”
Adil halife Hazret-i Ömer’in oğullarından biri bir suç işlemiş, suçu sabit olmuş, seksen sopa vurulacak…Faruk hazretleri “Siz, benim oğlum diyerek sopaları hafif vurursunuz, adalete riayet etmezsiniz…” demiş ve cezayı bizzat   kendisi infaz etmiş. Çocuk ölmüş…
Müslüman idareci diye Selahaddin Eyyübî gibi kimselere denir: Kaç ülkenin hükümdarıydı, öldüğünde şahsî serveti cenazesinin techiz ve tekfinine yetmemiştir.
Dinsizler faziletsizlik  yapıyor, malı götürüyor… Dindar geçinen birtakım sahtekârlar da, kötü düzenlerde kötü işler yapmak caizdir şeytanî fetvasına uymuşlar, onlar da haram yiyor, malı götürüyor…
Böyle bir ortamda güneş doğar mı? Doğmaz, doğmaz, doğmaz…
Mehmet Şevket Eygi / 21.10.2007

ZAMAN KAVRAMI

Yazan: Sait Özdemir Tarih: Oca 14th, 2011 | Kategori:: Genel

DÖRT SEY GERI GELMEZ :

1- ATILAN OK,
2- KAÇIRILAN FIRSAT,
3- SÖYLENEN SÖZ,
4- GEÇEN ZAMAN,

AKLINDAN ÇIKARMA HIÇ :

1. TARLAN VARSA ; İÇİNDE OL,
2. TEKNEN VARSA ; KIÇINDA OL,
3. İŞİN VARSA ; BAŞINDA OL,
4. EŞİN VARSA ; YANINDA OL,

Siz hiç bir sarrafın bağırdığını duydunuz mu?, Çünkü, Kıymetli malı olanlar bağırmaz.

Domatesci, biberci bağırır da, kuyumcu bağırmaz.
Eskici bağırır ama antikaci bağırmaz.

Insan bağırırken düşünemez. Düşünemeyenler ise hep kavga içindedir.

“İnsanın kazandığı paradan değil, paranın kazandığı insandan” korkulur.
İYİ DOST SEVENLERİNİN İYİLİĞİNİ İSTEYENDİR
.

NUMAN HOCAM TEŞEKKURLER.


EĞİTİM NEDİR

Yazan: Sait Özdemir Tarih: Oca 6th, 2011 | Kategori:: Genel

Eğitim kısaca; istendik yönde davranış değişikliği olarak tarif edilir.  Kısaca böyle tarif edilmesi eğitimin çok kolay bir iş olduğu anlamını taşımamalıdır. Eğitim yeryüzünde yapılan en zor, meyvesini yıllar boyunca toplayabileceğimiz ve insan hayatında çok büyük yer tutan bir olgudur.

         Eğitimin amacına ulaşması, verilen emeklerin boşa gitmemesi için günümüz teknolojileri ile yoğrulmuş doğru yöntem ve teknikler kullanılarak yapılmalıdır. Aksi takdirde sonun hüsran olmaması içten bile değildir. Sistematik ve akılcı yöntemlerle ders çalışmaya yönlendirilmeyen öğrencilerin sınavlarda ve derslerinde başarıyı yakalamaları imkansız olmamakla beraber çok zordur. Artık eskisi gibi “hadi oğlum”, “hadi kızım”, “sen aslansın”, “sen kaplansın”, “sen ne anlarsın bu derslerden”, “sen ne anlarsın bu sorulardan”, “beş dakikada yaparsın koçum benim” nidaları ile bu işlerin yürümediğini yıllarca kendimizden ve çevremizden biliyoruz. Eğer başarı böyle gelmiş olsaydı, şimdi herkesin okuması en azından bir üniversitesi bitirmiş olması gerekirdi.  

       Çocuklarımıza iyiyi kötüyü, neleri yapıp neleri yapmamaları gerektiğini söyledik durduk yıllarca ama nafile çocuklarımız üzerinde istediğimiz davranış değişikliklerini elde edemedik. Zaten sadece söylemle davranış değişikliği olmuş olsa idi okullara dershanelere ne gerek vardı. Aileler çocuklarına nasıl davranmaları gerektiğini söylerler onlarda bu doğrultuda hareket ederlerdi. Dolayısı ile de eğitime yapılan bu kadar harcamaya da gerek kalmazdı. Ama olay bu kadar basit olmuyor işte.

      Durum böyle iken eski yöntemleri bir kenara bırakıp çağın getirdiği yeniliklerden ve de okullarda uygulanmaya başlanan  “Sınav Koçluğu” sisteminden sonuna kadar yararlanmalı, çocuklarımızın başarılarının önündeki engelleri bilerek, başarının bu engelleri kaldırmaktan geçtiğinin farkına varmalıyız. Aksi takdirde sorunun çözümünde yer almaz isek bizzat sorunun kendisi olarak öğrencinin karşısında dururuz.

    Her anne ve baba çocuğunun bedensel, zihinsel ve duygusal olarak üst seviyede gelişmesini ister. Ailelerin bu isteklerinin hayatta karşılık bulabilmesi için; eski anlayış olan “Koçum Benim” döneminin son bulması gerekmektedir. Yani eğitim işi gaz vermekle bir yere kadardır. Sonrası sistemli ve akılcı ders çalışma yöntem ve teknikleriyle gerçekleşmektedir. Bu anlamda çocuklarımızın başarılı olmasını istiyor isek aklın ve bilimin ışığında sistemli ders çalışma anlayışını benimsemeli ve de benimsetmeliyiz.


SÖZÜN GÜCÜ

Yazan: Sait Özdemir Tarih: Oca 3rd, 2011 | Kategori:: Genel

DÜŞÜNCEN KONUŞMANA,

KONUŞMAN HAREKETİNE,

HAREKETİN KADERİNE YANSIR..

GÜZEL DÜŞÜN,GÜZEL YAŞA…..    

Gülmenin insan sağlığı üzerindeki sayısız faydalarına işaret eden uzmanlar, gülerek daha uzun ve mutlu bir hayat sürebilirsiniz diyor. İşte kahkaha ile ilgili bazı bilgiler…

 

- Somurtan insanların yüzleri, mütebessim insanlara nispeten daha erken ve daha fazla kırışıyor,

- Somurtmak yorgunluk ifadesi değil aldatmacadır,

- Somurttuğumuzda 18, gülümsediğimizde ise sadece 3 kasımızı kullanıyoruz,

- Gülümsemek için 14 kalori, kaşları çatmak için 72 kalori harcıyoruz,

- Gülümsemek insan sağlığı için faydalı, somurtmak ise bir o kadar zararlı,

- Bazı kimselerin somurtmayı ciddiyet olarak algılıyor,

- Hareket ve yüz ifadelerimiz, kullandığımız kelimelerden 8 kat daha güçlü ve tesirli,

- İnsanın dalgın olduğu zamanlardaki yüz ifadesi, onun gerçek hali,

- Daima somurtan kişiler tebessüm edenlere oranla daha erken yaşlanıyor,

- Sürekli gülümseyen insanlar somurtanlara oranla daha çok seviliyor,

- Çinli’lerde strese dayalı kalp krizi vakası oranı çok düşük ve bunun sebebinin hayata olumlu bakmaları ve mütebessim olmaları,

- Tebessüm bulaşıcı,

- Güler yüzlü insanlar toplumda daha güvenilir kişiler oluyor,

- Dünyanın en iyi satış ve pazarlama elemanlarının başarılarının arkasında güler yüzlü olmalarının yatıyor,

- Güler yüzlü çalışanların iş hayatlarındaki verimi daha yüksek,

- Aksiliklere ve olumsuz hadiselere hayata karamsar bakan insanlar daha çok uğruyor,

- Güler yüzlü insanlar daha çok akılda kalıp hatırlanıyor,

- Selamlaşan iki insana Allah’ın yetmiş lütfu var ve bu yetmiş lütuftan altmış dokuzu güler yüzlü olana veriliyor,

- Gülümsemenin insanlara özel bir nasip. Canlılar arasında sadece insanın gülümseyebiliyor

- Öfke ve kin duygusu bağışıklık sistemini zayıflatıyor. Neşeli ve bol kahkaha atan kişilerin ise bağışıklık sistemi daha kuvvetli.

- Güldüğümüzde yüzümüzde 15 kas birlikte çalışıyor.

- Gülmek erkek ve kadın arasında da farklılık gösteriyor. Erkekler daha kısa süreli gülerken kadınlar daha uzun kahkaha atıyor.

- Güldüğümüz zaman tümör ve virüslerle savaşan hücrelerimizin sayısı da artıyor.

- Özellikle ruhsal bazı hastalıkların tedavisinde gülme terapisi kullanılıyor. Hastalar üzerinde olumlu etkileri olduğu gözleniyor.

- Patch Adams isimli doktorun çalışmaları bu konuda örnek olarak gösteriliyor.

- Çocuklar günde yaklaşık 300 kez gülüyor, yetişkinler ise günde ortalama 17 kez gülüyor.

- Yanımızda biri olduğunda yapılan espri ya da komik bir olaya yalnız olduğumuzdan on kat daha fazla gülüyoruz.

- En çok yapılan şakalara gülüyoruz. Rakamsal olarak bu oranı yüzde 80 şeklinde ifade etmek mümkün.

- Kadınlar erkeklerden %126 oranında daha fazla gülüyor.

 NUMAN YAKUT HOCAMA KATKILARINDAN DOLAYI TEŞEKKÜRLER