TARİHTEN BİR YAPRAK
Antonie Lavoisier; ünlü bir kimyager. Paris’in zengin ve asilzade ailelerinden birisinin çocuğu olarak dünyaya geldi. Bir koca yiğit… Hani şu cüssesi saray kapılarından sığmayan, yüreği ise mercimek tanesi kadar olanlardan değil. Küçücük beyinlere hükmeden dev cüsselerin moda olduğu bir devirde kocaman yüreği ve dev gibi aklı ile bedensel işlevlerini mantıklı ve dengeli icra eden anatomik yapıya sahip bir insandı.
Varlıklı bir ailenin çocuğu olarak dünyaya gelmiş olmayı asla avantaj olarak görmemiş, yeryüzünde geçirdiği elli bir yıllık ömrünü insanlığa hizmet yolunda harcamıştır. O, belki iri cüsseli değildi ama yürüdüğü her yerde ayak izlerini bırakmıştı. Bulunduğu her mekâna onun rengi, onun kokusu siniyordu adeta. Asırlarca unutulmayacak bir cesaret örneği gösterecek ulu bir çınar gibi nice devirler yaşayacaktı belki de onun adı.
Ülkesinin orta çağ karanlığından ivedilikle kurtulması gerektiğine en çok inananlardan birisiydi. Yapmış olduğu bilimsel çalışmaların yanı sıra ülke siyasetinde ve kültüründe derin izler bırakacak adım ve söylemlere de hayatı pahasına da olsa imza atmaktan geri kalmamıştı. Bugün temiz hava diye soluduğumuz oksijen gazının tanımlanmasında ve sair durumlarda kullanılmasında en büyük pay, onun gece gündüz demeden yaptığı fedakârlıkların ürünüdür.
Zamanın asilzadelerinin çok ta tasvip etmedikleri bir çaba içerisine girmiş, Fransız devriminin fikir babaları arasında yer almıştır. Kendisine acı da verse, belki sonunda ölüm de olsa; araştırmayı, üretmeyi, öğrenmeyi, öğretmeyi kısacası hayata katma değer katmayı bir tutku haline getirmiş yürekli bir bilim adamı olarak tarih ondan söz edecekti.
Yaptığı bilimsel çalışmaları, cesur çıkışları şehrin ve ülkenin geleceğine ipotek koymaya çalışanları kısa zamanda rahatsız etmeye yetmişti. Onun zamanla popüler bir insan olabileceği endişesi yaşayan asalaklar tarafından dışlanmaya başlandı. Büyük emekler harcadığı ihtilalde yapılan yanlışlara şiddetle karşı çıktığı için ise ihtilalciler tarafından hain ilan edildi. O bütün bunlara rağmen kendisine hırlayanlara aldırış etmeden yoluna büyük bir kararlılıkla devam ediyordu.
Şehrin gettolarına ve varoşlarına kışın aç kurtların homosapiens türünden canlılar ile beslenmek için indiği günlerde o, yüreğini kemirmeye çalışan kurtçukları takmadan dik durmaya ve sert yürümeye devam ediyordu. Bir yandan da bulunduğu her ortamı konferans salonuna çeviriyor ve devrimin ülke geleceğine kazandıracakları ve kaybettireceklerini bir bilim adamı edasıyla tarafsızca anlatmaya çalışıyordu. Bir gecede giyotinden geçirilen binlerce asilzade ve devrim muhalifi insanların sonlarını gördüğü halde tavrından, söylemlerinden ve ilkelerinden zerre miktar taviz vermeden yoluna devam etti.
Haklıydı… Çünkü gerçeklere inanıyor ve gerçekleri savunuyordu. Eğri odunların çok fazla olduğu bir odunlukta doğru odunun eğri muamelesi göreceğini bildiği halde o, bildiği doğrulardan asla taviz vermedi. “Ölürse ten ölür, canlar ölesi değil” dermişçesine hayata ve insanlığa yön vermeye devam etti.
Bütün bu çalışmaları ve asi duruşu onun adının devrim muhalifleri listesine yazılmasını geciktirmemişti. Üzerinde doğduğu, yıllarca havasını soluduğu, ekmeğini yiyip suyunu içtiği Paris’te tutuklanıp yargılandı ve ölüm cezasına mahkûm edildi. Henüz ellili yaşlarda hayatının en verimli çağında ölüm artık ona bir nefes kadar yakındı. O yinede doğru bildiklerinden bir parça bile olsa taviz vermedi ve ölürken bile bilime ve insanlığa hizmet ederek ölmek istedi.
En yakın dostlarından birisine kafasında günlerdir hayal ettiği bir şeyi anlattı. Ertesi gün öğleden sonra giyotinle kafası koparılacaktı. Kafasına takılan şey; “acaba kafam gövdemden ayrıldığı zaman bir nebze de olsa düşüne bilecek miyim?” sorusuydu. Bunu yakın arkadaşına gösterebilmek için ise kafası koptuktan sonra birkaç kez de olsa gözlerini açıp kapayacak ve gülümseyecekti. Ertesi gün kafası gövdesinden ayrıldığı zaman birkaç kez peş peşe gözlerini açıp kapatıyor ve acı çekerek de olsa gülümseyerek adını tarih sayfalarına yazdırıyordu.
Onu yargılayanlar ve hak etmediği şekilde ölüme mahkûm edenlerin bazıları tarihin kirli sayfalarına yazıldılar. Birçoğu ise şehrin varoşlarında açlıktan ölen bir kurtla aynı kaderi paylaştılar ve silinip gittiler. Oysaki Antonie Lavoisier, bilime ve insanlığa mal olan çalışmaları ve cesur duruşu ile tarihin altın sayfalarında yerini aldı. Dünya durdukça da o altın harfler orada büyük bir onurla kalacaktır…

