Mart 2011 iin arsiv

BAHARI DİYAR –I BEKİR’DE KARŞILAMAK…

Yazan: Sait Özdemir Tarih: Mar 23rd, 2011 | Kategori:: Genel

Çoktandır gitmeyi düşündüğüm güneydoğu seminerlerime sevgili dost Abdulkerim Hocanın davetini alınca düşünmeden karar verdim. Bu vesile ile iki gün süren bir konferans ve seminer programı başlamış oldu. Üniversitede okuyan, lise ve ara sınıf ilköğretim öğrencileri ile konferans ve seminer yapma imkânı bulduk. Diyar- ı Bekir’e hep basın yayın bültenlerinin bizlere bildirdiği ve gösterilen olumsuz görüntüler kadar tanıdığımdan dolayı biraz da Nevroz  gününe denk gelen hafta olunca açıkçası tedirgin olarak gittim.

Gezdiğimiz ve gördüğümüz yerlerde esnafla görüşmelerimizde sıcak içten ve samimi bir duygu ile karşılandık. Mahir hocam Diyarbakır sofrasının enfes örneklerinin servis edildiği yemekleri yiyip, çay ve kahvelerimizi içildiği mekânlarla bizleri buluşturdu.

Kitabın tarihle buluştuğu enfes bir mekân olan Tarihi Hasan Paşa Hanında bulunan Ensar Kitap ve Kültür merkezinde Cemalettin ACAR beyefendinin i nazik ve kibar daveti ile çay içip sohbet etme imkânı bulduk.Böyle güzel mekanları kültüre kazandırdıkları için kendisine teşekkür ediyorum.

Şehrin tarihi hanları, camileri ve kiliseleri; din ve tarih turizmi açısından çok değerli. Tarihi hanların çoğu halkın vakit geçirebileceği mekânlar haline getirilmiş. Şehrin yeni kısmı ise dünyanın her yerinde olduğu gibi; geniş caddeler kenarında ki yüksek beton yığınlarından ibaret. Neyse ki aralara biraz yeşillik serpilmişti. Parklarda kadınlar ve çocuklar piknik yapıyorlardı. Tarihi binaların duvarları, eski şehrin surları koyu renk, yıllar geçtikçe  sertleşen, bol delikli sanki yeni görünümlü taşlardan oluşuyor.

“ Yaş otuz beş, yolun yarısı eder”  mısrası ile başlayan, ölümlü olduğumuzu ve ömrün çok da çabuk geçtiğini anlatan Şair Cahit Sıtkı Tarancı’da, 1910 yılında bu şehirde böyle bir evde dünyaya gelmiş. Ancak oraya vardığımızda saat geç olduğundan kapalı olduğunu gördük.

Çin seddinden sonra en büyük surlar olduğu söylenen Diyar- ı Bekir surlarında kısa bir gezinti ve şehri tepeden görme şansını yakaladık. Şehrin hemen yanından geçen Dicle Nehri’ne, efsanelere konu On gözlü Köprüyü görme şansını yakaladık.

Kardeşin kardeşe olan dostluğu için gerçekten hepimiz bir şeyler yapabiliriz.

Bu şehirde konuştuğum kişilerden edindiğim yoğun izlenim; insana insan gibi davranılıp insan yerine konulduğunda o yöre halkının sizler için her şeyi yapabileceği duygusu hâkimdi. Geçmişte yaşanan ve ne yazık ki halen yaşadığımız acı olayları kendileri yönünden  unutmaya hazırlar. Geleceğin güzel günler getireceği umudunu istiyorlar.

Diyarbakır, tarih boyunca çok şeyler görmüş yaşamış, dolayısıyla her yönüyle, her bakımdan çok değişmiş bir şehir.
Burada değişmeyen ne var diye soracak olursanız, şehrin değişmeyen canlılığı, hareketliliği, rengârenkliği, insanlarının yüce gönüllülüğü, sıcaklığı, ruh güzelliği.
Ve, bitmez tükenmez çilekeşliği.
“Buraya her gelen ağlayarak gelir, giderken ağlayarak gider” diyor karşımdaki yaşlı Diyarbakırlı.

Cumartesi günü Mahir HOCAM  Nebi ve peygamber mezarlarının obulunduğu Eğil ilçesine götürüp ziyaret etme şansı sağladı. Buna ilişkin kısa bilgiler aşagıdadır.

Nebi ve Peygamber Kabirleri
Kabirlerinin Eğil’de bulunulduğuna inanılan ve kabul edilen; Kur’an-da 2 ayette bahsedilen Hz.Elyesa(A.S.), Hz. Zulkifl(A.S.) ile Nebi Harun-i Asefi, Nebi Alak, Zenun, Danyal ile Hz. Elyesa(A.S.)’nın amcasının oğlu Hürmüz, Nebi Harun’un yeğeni ve yardımcısı Ruyem gibi Nebi ve velilerin kabirleri bulunmaktadır.

a-)Hz. Elyesa(A.S.):
Kabrinin Eğil’de bulunulduğuna inanılan ve kabul edilen Hz. Elyesa(A.S.) İsrailoğullarına gönderilmiş peygamberlerdendir. Kur’an-ı Kerim’de iki ayette zikredilmektedir.
- En’am Suresi 86. ayet şöyledir: “İsmail, Elyesa, Yunus ve Lut’u da (hidayete erdirdik). Hepsini alemlere üstün kıldık.”
-Sad Suresi 48. ayet ise : “İsmail’i, Elyesa’yı, Zülkifl’i, de an. Hepsi de en hayırlı kimselerdendir.”
Hz. Elyesa (A.S) Peygamber Hz. Musa’nın getirmiş olduğu dinin esaslarını yaymaya çalışmıştır.
Hz. Elyesa (A.S) İlyas Peygamber’le belli bir süre birlikte olmuştur. Balbek hükümdarının zulmünden kaçan İlyas Peygamber Tevrat’ı gizli gizli öğretmekte ve kendisi de emirlerinin gereğini yerine getirmekteydi. Hz. Elyesa (A.S) Peygamber de İsrailoğullarına çok nasihat etmesine rağmen, onlardan çok azı kendisini dinlemiş ve iman etmiştir. İsrailoğullarının zulüm ve baskılarından kaçan Hz. Elyesa (A.S), Asur diyarlarına doğru gitmiştir. İman etmeyen İsrailoğullarının başına, Asurlular musallat olmuştur. (Dikmen ATEŞ 1977:515,516)
Hz. Elyesa(A.S) takriben MÖ 1200 yıllarında yaşamıştır. Kabri 850 seneden beri Eğil ve çevresinde yaşayan ilim adamları tarafından Eğil’de kabul edilmiştir. Eski kabrin güney iç kısmındaki Kufi yazı ve muhtelif taşlardaki Arapça yazılarında görüldüğü gibi kabir Hz Elyesa(A.S)’nın kabridir.
Kabir; Eğil ilçesi Tekke Mahallesindeydi. Dicle Baraj Gölü altında kalmaması için, yetkili mercilerin izin ve yardımlarıyla bir heyet tarafından Tekke Mahallesinden alınarak Nebi Harun tepesine nakledilmiştir. Amcasının oğlu ve yardımcısı Hürmüz’ün kabri yerinde bırakılmıştır.

b)Hz.Zülkifl(A.S):
Kabri Eğil’de olduğu kabul edilen Hz. Zülkifl (A.S) İsrailoğullarına gelen peygamberlerdendir. Hz. Zülkifl(A.S)’in adı Kur’an-ı  Kerim’de iki kez geçmektedir.
-Enbiya Suresi 85. Ayet: İsmail, İdris ve Zülkifl’i (hatırla) onların hepsi de sabredenlerdendir.
-Sad Suresi 48. Ayet: İsmail’i, Elyesa’yı, Zülkifl’i de an hepsi de hayırlı kimselerdendir.
Hz. Zülkifl amcasının oğlu olan Elyesa Peygamberin her fırsatta yanında olmuştur. İnsanlardan gelen birçok olumsuz tavrı göğüslemesini bilmiştir.
Hz. Elyesa’nın vefatı yaklaşınca Hz. Zülkifl’i yerine halife olarak bırakmıştır. Esas ismi “Bişr” olmasına rağmen kendisine Zülkifl (kefil olan) lakabı verilmiştir. 
Takriben MÖ 1200 senesinde yaşamıştır. Kabri 850 seneden beri burada yaşayan ilim adamları tarafından Eğil’de kabul edilmiştir.
Eski türbenin baş ucundaki kitabe taşta “Haza kabril Zülkifl nebi” bu kabir Zülkifl (A.S)’indir yazılıdır.
Hz. Zülkifl Peygambere ait olan eski türbe ilçenin üç dört km. dışında Hacıyan Mezrasındaydı.
Dicle Baraj Gölü sularının altında kalmaması için 1995 yılında Elyesa Peygamber’in merkati yetkililerin izin ve yardımıyla Nebi Harun tepesine nakledilmiştir.

c)Nebi Harun (Harun-i Asefi):
Kabrinin tanıtım yazısında şu ifadeler yer almaktadır: “Bu kabir Berhiya’nın oğlu Harun-i Asefi’nindir. Kendisi Hz. Süleyman’ın katibidir.”
Yanında bir mezar daha bulunmaktadır. Bu kabir amcasının oğlu Ruyem’e aittir.
T ürbesi  Eğil’in güneydoğusunda bir tepenin üzerindedir. Çevresi meşe ağaçlarıyla kaplıdır. Hz. Elyesa ve Hz. Zülkifl’in kabirleri de yanındaki tepeye nakledilmiştir.
Eğil’e ulaşmadan, sağa dönülen bir yolla buraya gidilir.

d)Nebi Alak:
Türbesi Eğil’in girişinde sağ tarafında vadinin içinde iki ağaç arasındadır. Türbenin etrafı taşlarla çevrilidir. Az ilerisinde Nisanoğlu Türbesi vardır.

e)Zennun Ziyareti:
Yenişehir Mahallesinin kuzeydoğusunda iki mağaranın alt kısmındadır. Türbedeki yazılı taşlar silik olduğundan okunamamaktadır.

Diyarbakır’ın kendisine özgü bir ‘gizemi’ var. Bunu bilen bilir. Fark eden eder. Çünkü sahabeler şehri düşman işgal etmemiş diyor dostlar.

Burası, hiç bizim ve sizlerin bulunduğunuz yerde duyup gördüğünüz gibi değil.
-Nasıl yani?
“Çok hoş bir şehir burası. Her yanıyla. Özellikle insanlarının dostluğu, cömertliği, sıcaklığıyla…”


DİYAR-I BEKİRDEN MANZARALAR

Yazan: Sait Özdemir Tarih: Mar 22nd, 2011 | Kategori:: Genel

Eyvah Çocuğum Ders Çalışmıyor

Yazan: Sait Özdemir Tarih: Mar 18th, 2011 | Kategori:: Genel

EYVAH ÇOCUĞUM DERS ÇALIŞMIYOR…

Eğitim, bir ülkenin tüm sorunlarının fatura edildiği en önemli alanlardan biridir. Her yaşanan sorunu, eğitimsizliğin bir sonucu olarak görmek, doğal bir yaklaşım olmakla birlikte, biraz da her devrin popüler ve moda bir yaklaşımıdır denebilir. Eğitimin de bu yaklaşımları meşrulaştıran bir duruşu yok değildir. Yaramaz çocuk gibi, her zaman sorun çıkarır ve bir türlü de ıslah olmaz. Bu yanıyla, çoğu kişi için hem dert küpüdür hem de iştah kabartıcıdır. Eğitim, tüm paydaşlarına sunduğu klasik sorunları ile varlığını hep hissettirir. Böylece ilgiyi üzerinde toplamayı her zaman başarır.

Eğitimin, geçmişten günümüze sunduğu en albenili ve her devrin adamı tarzındaki sorunlarından biri de “öğrencinin/çocuğun ders çalışma sorunu”dur. Bu öyle bir sorundur ki, ardı arkası kesilmez sızlanmaların, içinden çıkılmaz davranış biçimlerinin ve öfke dolu ilişkilerin ana temasıdır.

Öğretmenler ve anne-babaların başucu şikayeti gibidir çocuğun ders çalışmaması. “Bu çocuk hiç ders çalışmıyor.”, “Derslerini severek çalışmıyor.”, “Bu kafayla giderse sınavı kazanamayacak.”, “Oğlum, ben senin annenim, kötülüğünü mü istiyorum? Ders çalışmandan başka bir isteğimiz yok ki…”, “Her istediğini yapıyoruz. Tüm istek ve ihtiyaçlarını karşılıyoruz. Ama sen ders çalışmamaya devam ediyor, bizi üzüyorsun…” Öğretmenler de, özellikle veli toplantılarında, eğitimsel bir sığlığı ifade eden ve hiç de profesyonelce olmayan bir yaklaşımla, “Çocuklarınız hiç ders çalışmıyor.”, “Bu kafayla giderse, bir yere varamaz.”, “Zeki ama yapamıyor…”, “Çocuklarınızı hiç çalıştırmıyorsunuz.” vb. gibi sözleri sarfedip dururlar.

Çocuğun ders çalışması için tüm sistem seferber olur… Her tür baskı uygulanır; korkutulur, ödüller konur, zayıf not verme ile tehdit edilir, bir sürü içi boş süslü laflarla kandırılmaya çalışılır… Sonuç ise çoğu zaman pek değişmez. Çocuk aynen dün olduğu gibi yine çalışmaz.

Ders çalışma sorunu tüm boyutları ile ve gerçekçi bir şekilde algılanmadıktan sonra, çözümü adına yol almak mümkün olmayacaktır.

Bu sorunla ilgili olarak öncelikle şunu düşünmek gerekir: “Bir çocuğun ders çalışmayı istemesi mi doğaldır, istememesi mi?” Unutmamak gerekir ki, bugün çocukları için hep iyiyi isteyen ve ders çalışmaları için çırpınan öğretmenler ve ebeveynlerin kendileri de aslında, geçmişteki öğrencilik yaşantıları boyunca sürekli ders çalışan, her gün iki saatin altına düşmeyen, ders çalışmaktan büyük haz duyan, hiçbir ödevini aksatmadan yapan bir öğrenci olmamışlardır. Sanki kendileri buna çok özen göstermiş ve istikrarlı bir şekilde yapmışlar gibi çocuklarından güçlü beklentiler oluşturabilmektedirler. Açıkçası, bir çocuk, bugün kendisinden beklenen standartlarda ders çalışıyor ve bunu da hiç aksatmadan yapıyorsa o çocuğun ruhsal yönden durumu gözden geçirilmelidir. Çünkü böyle bir tabloyu doğal kabul etmek çok zordur.

Biz büyükler, kendi dünyamıza ait konularla ilgili sorumluluklara gelince her zaman bahaneler buluruz, ancak çocuğumuz aynı davranışları sergilediğinde ise son derece suçlayıcı ve baskıcı oluruz. Örneğin, biz yetişkinlerin günde yarım saat tempolu yürüyüş yapması sağlığımız açısından hayatidir. Ama kaç kişi bunu yapmaktadır? İnsanın doğasında ve davranışlarındaki dinamik çoğu zaman böyle çalışmaktadır. Kendimiz söz konusu olunca her yol mubahtır, çocuğumuz söz konusu olduğunda ise hassasiyetimiz ve duyarlılığımız en üst noktaya çıkar.

Ders çalışmadaki temel zorluklardan birisi de, çocuğun karşısındaki seçeneklerle ilgilidir. Ödevlerini yapıp sınava hazırlanması ile ilgili nihai hedef, çocuğun on sene, yirmi sene sonra kuracağı hayata hazırlanmasını sağlamaktır. Yani biz yetişkinler olarak çocuğa diyoruz ki, “Evladım, şimdi ders çalış, yirmi sene sonra meyvelerini topla.” Buna mukabil çocukların ikinci seçenekleri ise, hemen burnunun dibindeki kapıdan dışarı çıkıp top oynamaktır. Haz açısından bakıldığında da, yirmi sene sonrasının hazzının, hemen şimdi yaşanacak bir hazza galip gelmesi de mümkün değildir. Tam da bu noktada, çocuk için ilginç bir ikilem ortaya çıkmaktadır. Ya şimdi hazzı erteleyip çok çalışarak yirmi sene sonrasına yatırım yapacak; ya da az ilerideki hazzı yaşayıp içinden geçeni yapacak.

Gelişimsel olarak bakıldığında, çocuklar, ergenlik dönemine kadar “şimdiki zaman”ın baskısını hissederler. Bu nedenle gelecek kurguları çok güçlü değildir. Ergenlik ve gençlik dönemlerinde ise, kişiler geleceğe yönelik hayaller kurup geleceklerini planlamaya yönelirler. Ayrıca, çocuklar davranışlarında daha hazza dönüktürler ve duygularını yönetmekte yetişkinlere göre daha fazla zorlanırlar. Bu gelişimsel gerçekler dikkate alındığında, isteyerek ders çalışma davranışı, bir çocuğun yapabileceği en zor işlerden birisidir.

Sorunun diğer yanında öğretmenler durmaktadır. Öğretmenlerin yaklaşımlarında da, pedagojik açıdan uygun sayılmayacak davranışlardan söz etmek mümkündür. Bir çok öğretmenle konuşulduğunda, “Öğrenci ders çalışmadığında ne hissedersiniz?” sorusunun cevabı, “Otoritemin sarsıldığını hissederim.”, “Öğrencinin bana değer vermediğini hissederim.”, “Kendimi yetersiz hissederim.”, “Hayal kırıklığı yaşar ve öfkelenirim.”, “Emeklerimin boşa gittiğini hissederim.” cümleleriyle ifade edilir.

Bu ifadeler incelendiğinde, öğretmenin hissettiğini söylediği şeylerin aslında öğrenci adına duyulan bir kaygıyı değil, öğretmenin kendi egosu adına duyduğu kaygıları yansıtmaktadır. Oysa öğrenci adına kaygılanan öğretmenin, rasyonel duruşunu kaybetmeden asıl hissetmesi gereken duygu “üzüntü”dür. Onun adına insani bir üzüntü duymak anlaşılır bir hissediştir.

Ders çalışma sorununa, öğrenci açısından bakıldığında dikkat edilmesi gereken husus, çocuğun motivasyon kaynaklarıdır. Bazı çocuklar iç motivasyon, bazı çocuklar ise dış motivasyon odaklıdır. Bu da büyük ölçüde doğuştan getirilen ve kişilik yapısıyla ilişkili bir özelliktir. Dış motivasyon odaklı bir çocuk ile iç motivasyon odaklı çocuk için yapılması gerekenler özünde birbirinden farklıdır. Burada asıl sorun, özellikle dış motivasyon odaklı çocuklarla ilgilidir. Bu çocuklar, ders çalışma alışkanlığı kazanamadıkları için belirli bir düzen ve ritim tutturamamışlardır.

Sorunun çözümü konusunda yapılması gerekenler, çocuğun yapısına ve doğasına uygun olarak, belirli bir strateji içerisinde belirlenmeli ve uygulanmalıdır. Ders çalışma sorununun çözümüne çok boyutlu bir mantıkla yaklaşmak esas olmakla birlikte, aşağıdaki aşamalara uygun bir ilişki yapılandırmasının yararlı olacağı düşünülmektedir:

- Ders çalışma ile ilgili çocuğun duygu dünyası dikkate alınmalı ve zaman zaman empatik dinlemeler yapılmalıdır.

- Çocuğa, “Sence ders çalışma ile ilgili bu durum bir sorun mudur?” diye sorulmalıdır. Bu soru ile çocuğun sorun ile ilgili farkındalık durumu belirlenmiş olacaktır.

-  Sorun olup olmadığı ile ilgili çocuğun farkındalık düzeyi belirlendikten sonra, “Peki, bu sorunu çözmek için ne yapmayı düşünüyorsun?”, “Bu sorunu çözmek için nasıl bir planın var?”, “Bu sorunu çözmek için ne yapabiliriz?” vb. soruları sorularak, çocuk sorun merkezinden çözüm merkezine doğru yönlendirilmelidir.

- Çocuğun çözüme yönelik düşünceleri alındıktan sonra, onun günlük düzenli bir ders çalışma ritmi tutturması hedeflenerek, bir günde mutlaka çalışabileceği en az süre belirlenmelidir. Bu süre, 15–30 dakika arasında olmalıdır ki, tercihen 15 dakika düşünülmelidir. Buradaki temel amaç, çocuğun iş yükünün oluşturduğu psikolojik baskıyı tamamen zihninden uzaklaştırmasını sağlamaktır. Sonraki aşamalarda bu süre elbette artırılacaktır.

- Çocukla, 15–30 dakikalık çalışma ile ilgili bazı kurallar konulmalı ve bu kurallara uyulması konusunda anlaşma yapılmalıdır. Bu kurallar şunlardır:

. Bu süre her gün istisnasız uygulanacaktır.

. Bu süre mutlaka masa başında geçirilecektir.

. 15–30 dakika altına düşülmeyecek ama üstüne çıkılmak istenirse de engel olunmayacak.

. Her gün bu çalışma düzenine uyulup uyulmadığı ile ilgili öğretmene rapor verilecek.

Ders çalışma konusu ile ilgili elbette, her çocuğa göre farklı yöntem ve tekniklerin uygulanması gerekecektir. Ancak burada önemli olan belirli temel ilkeleri anlayarak sağlıklı bir bakış açısı ile genel bir uygulama çerçevesi oluşturmaktır. Nihayetinde önemli olan şey, çocuğun toplam yaşam kalitesidir ki, bu da sadece ders çalışmasına indirgenecek bir şey değildir.


SEVGİYİ DOYA DOYA YAŞAMAK

Yazan: Sait Özdemir Tarih: Mar 10th, 2011 | Kategori:: Genel

SEVGİYİ DOYA DOYA YAŞAMAK

Şöyle bir geriye doğru yaslanıp sevgiyi en son ne zaman bütün hislerinizle ve duygularınızla doya doya yaşadığınızı hatırlamaya çalışın. En son ne zaman teşekkür ettiğinizi ve sevdiğiniz birine onu çok sevdiğinizi ne zaman söylediniz. Yoksa hatırlayamıyor musunuz? Bazen seminerlerimde mikrofonu dinleyicilerime uzatıp en son çocuğunuzu ne zaman öptünüz. Eşinize en sn ne zaman teşekkür ettiniz diye sorduğumda hatırlayamadıklarını söylüyorlar. Bazen bir şarkıya dalar hüzünleniriz. Bazen eski bir anıya.
Bazen tatlı bir tebessüm gülümseme gelir aklımıza bazen tatlı bir buse…
Hepsinde sevginin izleri vardır, geçmişte kalan ama hala yaşanan…
Şimdi her şeyi bir kenara bırakın!
Ve geçmişte kalan tatlı bir anınızı düşünün.
Düşünün hadi..
Tamam..
Şimdi o anınıza geri dönün ve yine aynı şeyleri yaşamaya çalışın..
Mutlu oluyorsunuz, değil mi?
İşte bunun sebebi, içinizdeki o sevgi pınarıdır.
Bazen geçmişte yaşanan acı olaylar gelir aklımıza.
Düşünürüz!
Acı ile dolar yüreğimiz.
Ama yine de mutlu olmaya çalışırız.
Çünkü yüreğimizde hala sevgi kıpırtıları vardır.
İşte, bu sevgi yener geçmişte yaşadığımız acı izleri.
Çoğu zaman haksızlıklarla karşılaşırız, kötülüklerle, yalanlarla, acılarla..
Ve bir an içimizdeki o sevgi bile zapt edemez bizi.
Karşılık vermek isteriz yapılan haksızlığa, kötülüğe.
Bu dünyada, arkamızdan övgüyle söz edilecek bir olay varsa, o da sevgi adına yaptığımız bir olay olacaktır.
Çünkü her şey bu dünyada kalır.
Hiç kimse çok sevdiği bir şeyi beraberinde götüremez.
Ancak, yaptığı ve yapacağı kalıcı şeyler, ona çok şey kazandırır.
Sevgi adına yapılan kalıcı şeyler ne olabilir?
Bu soruya aslında birçok cevap verilebilir.
İnsanları sevmek, onlarla iyi geçinmek, sevgiye inanarak yaşamak bile, sevgi adına yapılmış kalıcı şeylerdir.
Tabi sevgiyi, sadece hissetmek yerine, bunu uygulamaya geçirmek daha kalıcı olur.
Sevgiyi uygulamaya geçirmek, sevgiyi hissederek yaşamaktır.
Sevgiyi yoğun olarak yaşayan biri, zaten sevgi adına iyi birşeyler yapıyor demektir.
Elimizden geldiğince sevgiyi doya doya yaşayalım!

SEVGİ VE MUTLULUKLARINIZIN ARTARAK DEVAM ETMESİ DİLEĞİMLE…..

 


ZİHİN DÜNYASININ MANEVİ DİNAMİKLERİ

Yazan: Sait Özdemir Tarih: Mar 9th, 2011 | Kategori:: Genel

Zihnimde yalnızca sınırlı, mahdut miktarda bir alan var. Bununla ne yapacağımı seçebilirim. Her nasılsa güzel anıların yok olduğu ve yalnızca acı dolu anıların kaldığı görülür. Bu gariptir, çünkü  acıyı yaşamak istemem, ama gene de acı dolu anılara bağlı kalırım. Bu anılar hakkında tekrar tekrar düşünerek tekrarlanan bir acı meydana getirir  ve kendime eziyet ederim. Zulmeden başka bir kimse değildir. Kendime zulmederek ve bu belirli durumun gitmesine izin vermeyerek kendimin kurbanı haline gelirim.
Kendime soruyorum, ihtiyacım olan şey gerçekte nedir diye. İhtiyaçlarımı yerine getirmeye başladığımda, aslında onu elimde tutmam gerekmediğini de idrak edeceğim. Elimi açacağım ve gitmesine izin vereceğim. Böylece bir insana ya da nesneye bağımlı olmaktan kendimi özgür kılmış olacağım.
Ruhun içinde pek çok boş alan vardır. Bu boş alanların başkaları, iş, mevki, mülkiyet ve ortaklar tarafından doldurulacağını düşünürüz. Bununla birlikte, kendimizi ne kadar fazla dış şeylerle doldurmaya çalışırsak çalışalım, hala içimizde manevi boşluk duygusu vardır. Boş alanları doldurmanın yolu, ilişkileri ya da işin değişken şartlarını veya işin bana getirdiği mülkiyetleri değiştirmek değildir, ama kendi iç kaynaklarımı akıtmak ve ilahi olanla bağlantı kurmaktır.

Bu hudutsuz kaynak, beni asla hayal kırıklığına uğratmaz veya hiçbir zaman tükenmez. Bu, hepimiz için her an mevcut olan bir imkândır.
Kendimi doldurdukça, kendi iç varlığıma geri gelen sevginin, huzurun, neşenin ve gücün kuvvetini hissedebilirim. Kendine dayanan ve kendine yeten olabileceğimi bilmekte emniyet vardır. Artık insanlara ve nesnelere bağlanmaya ihtiyacım yoktur. Başkalarıyla olduğum zaman, sevgi ve mutluluk değiş tokuşu olur, ama gene de başkalarına bağımlı olmam. Eğer civarımda olmazlarsa, onları özlemem.
SEÇİM YAPMAK BİR İÇ MESELEDİR
Özgür olmam gereken düzey kendi iç dünyamdır.Çoğu kişi meseleleri dışarıya endeksli  olarak ayarladıklarında her şeyin daha iyi olacağını düşünürler.Meseleleri dışarıdakilerle ilişkilendirmek  sınıflandırmak, sanki onların üzerine yapışkan bant koymak gibidir, bu bir süre için bazı şeyleri bir arada tutar ve sonra bir başka bant parçası gerekir, ve sonra bir başkası, ve sonra bir başkası. Hızlı bir ayar yeterli değildir. Meselelerin zihinde başladığını ve sonra dışa doğru hareket ettiğini anladığımız zaman, meseleleri seçip ayırmak için, cevapları içimizde aramaya başlayabiliriz. Böylece daimi çözümlerle karsılaşırız..
Gitmesine izin vermek, kesip atmak anlamına gelmez. Eğer bir şeyi keskin bir bıçakla kesmeye çalışırsanız, o zaman muhtemelen çok miktarda kan akacaktır ve mutlu bir deneyim olmayacak, çok acı verecektir. Meseleleri kesmek iyi değildir. Ilımlı bir şekilde geri çekilin, çözün ve meseleler değişime hazır olduğu zaman, doğru anda gitmesine izin verebileceğinizi fark edin. Bu çok daha yumuşak ve daha az acı veren bir süreçtir. Arzularımın gitmesine izin vermem gerekir. Bir arzu doğduğu zaman, bunu yerine getirmeyi başarıncaya kadar dönüp duracak ve zihninize geri gelmeye devam edecektir. Arzu bir kez yerine getirildiği zaman, daha fazla arzular olacaktır, ve daha fazla, ve daha fazla. Bu hiçbir zaman huzurlu bir hale ve doyuma ulaşamayacağım, bitmeyen bir durumdur. Arzularımın gitmesine izin verdiğim zaman, içimde huzura sahip olabilirim. Gitmesine izin vermek, bütün ihtiyaçlarımın içimde olduğunu bilmektir.
Bir zamanlar Mahatma Gandhi’nin dediği gibi “Herkesin ihtiyacına yetecek şey var, ama bir kişinin bile ihtirasına yetecek kadar yok.”
Geriye çekilebilir ve meseleleri bir mesafeden görebilirim. Meseleleri çok yakından gördüğünüz zaman, çok net bir resim elde edemezsiniz. Bir ağaç gördüğünüz zaman, bunun bütün bir ormanın bir parçası olduğunu idrak edemezsiniz. Biraz geriye çekilin, meseleleri daha geniş bir açıdan göreceksiniz. Meselelere farklı bir şekilde bakmak içsel bilgelik yöntemidir.
Meselelere pek çok farklı açıdan bakmak için kendini eğitmek ruhsal bilincin yoludur.
AFFETMEK
Diğer kişi sizi affetmeye hazır olmadığı zaman, o andaki tek seçenek gitmesine izin vermek ve geriye çekilmektir. Onların yönünden bir reddetme vardır, çünkü zihinleri ve yürekleri henüz açık değildir. Yüreğinizde huzur ve zihninizde olumluluk olsun ve belki de zamanla yürekler iyileşecek ve zihinler açılacaktır.
Başkalarını affetmeye gelince – affetmeye hakkim ve yetkim var mıdır? Dünya aslında yasalara dayanır. Her şey kesinlikle doğru olan bir modele göre hareket eder. Uyumsuzluk ve düzensizlik görebiliriz, bununla birlikte, bu tüm sahnenin bir parçası değildir. Meseleler düzelir ve çözülür, ve adalet, uyum ve düzen durumuna geri döner. Dolayısıyla benim sizi affetmem, gerçekte benim kendimi ve ilişkiyi iyileştirmemdir, fakat aslında sizi affetmeye yetkim ya da gücüm yoktur. Karma yasası mutlaktır, bu nedenle birisi affetse de affetmese de sonuç adil bir şekilde tasnif olacaktır.
Unutmak, geçmişi şimdiki zamana geri taşımak yerine, onun geçmişe ait olmasına izin vermektir. Kendi zihnimde geçmişe bir nokta koymayı öğrenerek, daha iyi bir gelecek oluşturmak imkanı sağlar. Gitmesine izin vermek, affetmek ve unutmak için güce ihtiyacım vardır. Bu kuvvete odaklanarak ve üzerime çekerek, zihnimi doğru yöne yönlendirebilir ve içimde huzurlu bir durum yaratabilirim.

HAYATTA KEŞKELERİN AZALMASI İYİKİ YAPTIMLARIN ÇOGALMASI DİLEĞİMLE….


KAZAKİSTAN SEMİNERLERİ

Yazan: Sait Özdemir Tarih: Mar 1st, 2011 | Kategori:: Genel


HAGEN EĞİTİM KOMİSYONU TOPLANTISI

Yazan: Sait Özdemir Tarih: Mar 1st, 2011 | Kategori:: Genel