Kasım 2011 iin arsiv

KARŞILIKSIZ SEVGİ

Yazan: Sait Özdemir Tarih: Kas 25th, 2011 | Kategori:: Genel

KARŞILIKSIZ SEVGİ

Küçücük bir can…Anne karnında hayat bulan ;aslında doğumla başlayıp,ölene kadar sürecek olan bir mucize!…Yüce Yaradan’ın bizlere hem en güzel hediyesi,hem en kuvvetli terbiyecisi…Anne veya baba…Her ikisi için de aşkın,sevginin,merhametin,acının ve sabrın sınanması…Minicik bedeniyle,küçücük yüreklere sığabilen devasa bir sevgi…Vazgeçilemez ve neredeyse paylaşılamaz bir tutku,bir bağımlılık…

Tüm bunlar evlat sevgisini dillendirmede yine de yetersiz kalıyor.Çünkü bu sevgi anlatılamaz,yaşanır!…O evladın gözlerinde,küçük ellerinde,tatlı dillerinde hayat bulur…Yaşamın keşmekeşi içinde,sığınılacak bir limandır evlat!… Tüm yorgunluğunu,stresini alır…Öyle bir söz söyler,öyle bir hareket yapar ki bir anda her şeyi unutursun…Sorunlardan kararan kalbinde bir ışık yanar sanki…Mutlu olursun…

Yavruna ait her şey kutsal bir emanet gibidir senin için…Kesilen ilk saçlarını bir peçeteye sarıp saklarsın…Sonradan ne işine yarayacaklarsa?…En önemlisi de göbek mandalını bir türlü atamazsın..Ya çocuğum işsiz güçsüz olursa?En iyi üniversitenin bahçesine gömdürürsün onu…Çoğunlukla da bir cami duvarının arasına sıkıştırırsın…Ne kadar doğrudur bilinmez?Kuru bir et parçasından bile medet umarsın evladın için…En güzel günler,en güzel yarınlar onun olsun diye…

Her gece koynuna alıp uyumak istersin…Başını ellerinle okşamak,sıcak nefesini hissetmek ve sen dalıncaya kadar da saatlerce saçlarını koklamak istersin…Bambaşka bir duygudur bu…O’nun masum yüzünde Yaradan’ın kudretini görürsün…Bazen olur ki içindeki coşkun sevgi kabarır…Kendini tutamaz,poposuna bir ısırık atarsın…Ağladıkça daha sevimli olur sanki!…Ya da sımsıkı sarılır,ciğerine sokmaya kalkarsın…Tüm bunların ardından Yaradan’a bin kere,milyon kere şükredersin.Ve,o tadı,olmayanların da tatması için dua edersin…

Artık komşu çocuğunun yaramazlıkları batmaz gözüne…’’Çocuktur,doğası gereği yapacak tabii…’’diyebilirsin, düne kadar kızdığın velede…Sokakta görüp de,hiç tanımadığın yaşıt çocukların yüzlerinde kendi çocuğunu görürsün.İçin ılık ılık olur.Hele de uzaktaysa yavrun?…Her gün bir çimdik et koparırlar vücudundan,acı duyarsın…Bu aşk,ne ananınkine,ne sevdiğininkine benzer…Kor eder insanı,yanarsın!…

Işıklar kesildiğinde bile, sırf O korkmasın diye,en korktuğun karanlıklara dalarsın cesurca, mum bulabilmek için!…Hayat sinemasının aktörüyken,onunla yönetmenliğe terfi edersin…Çünkü hayatını yönlendireceğin bir baş oyuncu çoktan gelmiştir senin yerine…

Aşk,bağlılık,ya da annelik içgüdüsü…Adı her ne olursa olsun…Sonsuz bir sevgi ve fedakarlık hissi ile büyütürsün evladını…Defalarca aynı şeyi sorsa, sabırla cevaplarsın…Düştüğünde yüreğin toplanır,hastalandığında hep kaybetmek korkusuyla kaygılanırsın…Gecen gündüzün birbirine karışır…Belki de benim gibi ağlarsın…Hayatının merkezin de hep ‘’O’’ vardır.Herşeyi O’na göre endeksler, yaşantını sonsuz bir hizmetkarlık hissi ile O’na adapte edersin…Büyüyüp de kendi kanatlarıyla uçmaya başladığında bile sen hiç kabullenmezsin…Kaç yaşında olursa olsun,O senin küçük bebeğindir…

Bir gün bir bakımevine de bıraksa seni hiç hayıflanmazsın…’’Canı sağolsun.’’dersin hep …Kırılsan da küsemezsin hiç…ÇÜNKÜ SEN EVLADINI KARŞILIKSIZ SEVERSİN…


PEYGAMBERİMİZİN ÇOCUKLAR İLE İLGİSİ

Yazan: Sait Özdemir Tarih: Kas 18th, 2011 | Kategori:: Genel

 

Bir Peygamber olarak insanı ilgilendiren her konuya temas eden Peygamber Efendimiz’in tabii olarak çocuk terbiyesiyle alâkalı hadisleri mevcuttur.

Bu konuyu Prof. Dr. Abdullah Aydınlı’nın “Hz. Peygamber’in (s.a.v.) Terbiyesinde Yetişen Çocuklar” adlı tebliğinden özetleyerek anlatmaya çalışalım. (Bu tebliğ, İslâm’da Aile ve Çocuk Terbiyesi Sempozyumu adlı kitapta yer almaktadır.)

“Hz. Peygamber’in üstün nitelikleri, merhameti, sevgi ve şefkati, gayri müslimlerin de çocukları dâhil olmak üzere bütün çocukları kucaklamıştır. O, engin tevazusuyla çocuklarla her fırsatta ilgilenmiş, şakalaşmış, gördüğünde onlara selam vermiş hal hatırlarını sormuş, bu arada kusurlarını hoş karşılamış, hasta olduklarında ziyaretlerine gitmişti. Aynı şekilde gayrı müslimlerin çocukları da Hz. Peygamber’in şefkat deryasında nasiplerini almışlardır. Hz. Peygamber, savaşlarda çocukların öldürülmesini, esirler içinde bulunan anne ile çocuklar birbirlerinden ayrılmalarını yasaklamış, gayri müslimierin de çocukların hastalandıklarında onları ziyaret etmişti.

Hz. Peygamber’in ailesindeki çocuklarla ilgilendiği konuları ihtiva eden hadislerden de bir müslüman ailenin çocukları olduğunda neler yapması gerektiğini öğrenebiliriz. “Hz. Peygamber’in yakın çevresindeki çocuklara alâkası doğumdan itibaren başlar. O, doğan çocukların kulaklarına ezan okur, olara isim takar önceden kötü isim takılmışsa onları değiştirir, onlar için akika kurbanı keserdi. Meselâ, torunu Hz. Hasan doğduğunda iki kulağına ezan okumuştu. Oğlu İbrahim’in doğduğu gecenin ertesi günü ona isim takışını ise sahâbesine şöyle açıklamıştı: “Bu gece bir oğlum oldu. Ona atam ibrahim’in ismini koydum. (Bilindiği gibi Hz. Muhammed, Hz. İbrahim’in soyundandır.)”

“Hz. Peygamber, torunlarını evde bazen sırtına, bazen kucağına alıp eğlendirirdi. Hatta bazen Hz. Peygamber, câmide namaz kıldırıyorken bile çocuklar omuzunda veya sırtındadır. Bir gün Hz. Peygamber, zekât dağıtırken torunu Hz. Hasan kucağında bulunuyordu. Dağıtma işi bitince onu omuzuna almıştı.”

“Hz. Peygamber (s.a.v.) çocuk ve torunlarının maddî ve mânevi eğitimiyle de ilgilenir, onlara, dünya ve ahîret mutluluklarını sağlamaya yönelik irşadlarda bulundu. Hz. Peygamber’in çocuklarını irşadlarında namaz ve zühd üzerinde çok durduğu görülmektedir. O (s.a.v.) sabah namazına çıkarken Hz. Fâtıma’nın kapısına uğrayıp namaza kaldırırdı.”

Şüphesiz Hz. Peygamber’den terbiye ile ilgili birçok hadis rivâyet edilmiştir. Burada kısa bir özetle yetindik.

CAHİLİYE DÖNEMİ

İslâmiyet’ten önceki dönemin adına câhiliye dönemi denir. Bu dönem İslâm dininin getirdiği bilgi medeniyet, insancıllık… gibi faziletlerden yoksun olan bir dönemdi. İslâm Dininden uzaklaşıldığı İslâmiyet’e aykırı olan dönemler bugün de olsa bu döneme câhiliye dönemi diyebiliriz.

Aşağıda vereceğimiz örnekler, İslâmiyet’in olmadığı cahiliye dönemi olaylarını anlatmaktadır.

*Cahiliye döneminde bir kimseyi, âilesi içinde kaymak ve süt bulunan bir tabakla tanrılarına (putlarına) gönderdiler ve kapta bulunan yiyeceği de yememesini tenbih ettiler. Çünkü tanrılarından korkuyorlardı. Gönderilen kişi tabağı putların önüne koydu. Bir süre sonra bir köpek geldi, tabakta bulunanları yedi, ardından da putların üzerine işedi. Cahiliye insanı köpeğini beslerdi ama çocuğunu öldürürdü.

*Cahiliye döneminde bulunan bir başka kimse anlatıyor. “Cahiliye döneminde biz güzel bir taş ele geçirdiğimizde ona tapardık. Bir taş bulamadığımızda biraz kum toplar, sonra bol sütlü bir deveyi getirir bu kum yığının deveden sağdığımız sütle ıslatır sonra bu kum yığınına tapardık.


isimler kaderi belirlermi

Yazan: Sait Özdemir Tarih: Kas 17th, 2011 | Kategori:: Genel
Merak ettik, acaba ismimiz hayatımızı, kariyerimizi etkiliyor olabilir mi?

Türkiye’de en çok kullanılan isimler kadınlarda Ayşe, Emine, Hatice, Zeynep; erkeklerde Mustafa, Ali, Hasan, Ahmet, Mehmet. Akrofonolog (isim bilimcisi) Kemal Haluk Cebe isimlerin insanın kariyerini çok etkilediğini söylüyor. K harfi kariyeri temsil ettiği için, isimde bu harfin olmasını tavsiye ediyor. İnsanda güven hissi uyandıran isimlerin başında ise Mehmet geliyor. Cebe, Türk askerine bu yüzden Mehmetçik dendiğini düşünüyor. Buna karşılık, insanda en çok tedirginlik yaratan, olumsuz düşüncelere iten isimler ise Harb ve Mürre imiş. Eğer güçlü bir isim istiyorsanız ismin içinde D ve G harfleri olması gerekiyormuş. A harfiyle başlayan isimler de bu anlamda çok önemli imiş.

İsmin, insanlar üzerinde son derece tesirli ve önemli bir etken olduğunu belirten Cebe, ilk anda size çok sempatik gelen bir isimmin adeta ruhunuzu okşayacağını ve o kişiye karşı çok yoğun ilgi duyabileceğinizi söylüyor.

Meslek guruplarında öne çıkan isimleri tek tek ayırmak son derece uzun süreceğinden Cebe isimlerin içesindeki harflere göre kategorize ediyor, mesela:

L harfi, sanatla ilgili işler yapanlar için ideal. El marifetiyle çalışan herkes için de öyle.

B ve A harfleri, satış ve pazarlamada çalışanlar,

İçinde M ve A olan isimler serbest ticaret yapanlar,

S harfinin isim ve soyadında olması üretici faaliyetlerde ve planlamada çalışanlar,

Z harfi araştırma ve geliştirmede çalışanlar ve

İ ve P aynı isimde yer aldığında psikoloji ve tıp alanında çalışanlar için ‘ideal’ harfler.

Soyadları öne çıkıyor
İsim değiştirmenin hem kariyeri hem de hayatı değiştirmek olduğunu söyleyen Cebe, ismin kişinin ruhsal bedeniyle bir bütün halinde titreşimleri yaratması gerektiğini düşünüyor:

“5.000 yıl öncesinden Çin’de çocuk doğmak üzereyken ‘isim koyucular’ çağrılırdı. Bu kişiler çocuğun doğum anında çıkarttığı sesten ona uygun titreşimdeki ismi koyarlardı.”

İsimler iş ilişkilerinde de son derece etkin imiş. Birlikte çalışan kişilerin isim titreşimi eşit seviyede ise iyi bir ortaklık oluyor, diyen Cebe, soyadın isimle birlikte titreşim yarattığı için çok etkili olduğunu, bugün birçok firmada daha ziyade soy isimler ön plana çıkarıldığını söylüyor. Sabancı, Demirören ve Koç gibi… “İsim ve soyadı iyi bir bütünlük yaratan frekansı yakalarsa harika bir kariyer olabilir” diyen Cebe hem kadına hem de erkeğe konan (Yüksel gibi, Işık, İsmet,Servet gibi) isimlerin de iş hayatında çok fazla olumsuzluk yaratmadığını söylüyor.

Zenginliğin sembolü Sakıp ve Serdar
Zenginliğin sembolü 2 isim var diyen Cebe bu isimlerin de Serdar ve Sakıp olduğunu söylüyor. Sakıp Sabancı’nın isminin müthiş bir özelliği olduğunu belirten Cebe;

Başta bulunan S harfinin çok iyi proje üretme

A harfinin algılama ve mantığı iyi kullanma

K harfinin yüksek seviyede kariyer

I harfinin hassas ve duygusal olduğu

P harfinin de kendine olan güven anlamına geldiğini söylüyor.

Soyadın ilk harfi olan S, üretilen projeyi çok iyi değerlendirme

A harfi yeri geldiğinde atılgan ve enerjik olduğu

B harfi önsezilerinin güçlü olduğu

Diğer A harfi mantık ve algılama kuralları

N harfi önsezilerini kullaranak iş yapma

C harfi güzel sanatlara karşı olan duygusallık anlamına geliyor.

Bir diğer önemli isim ise Serdar. İsimden sonra gelen harflerin kullanımı isimleri son derece etkiliyor.

Göbek adınızı kullanın
Ad, soyad ve göbek adı kullanınca çok uzun oluyor, hoş durmuyor diye düşünmeyin, Cebe bunun tam tersini söylüyor. “8 tane isim koyun o daha iyi olur. İspanyolların, Portekizlilerin isim enerjileri çok daha farklıdır. 8-9 isimleri vardır. Ne kadar çok isim ve harf olursa sizin enerjiniz daha çok tetiklenir. Ben göbek adlarını mümkün olduğu kadar kullanmalarını tavsiye ediyorum.”

Meclis’te en çok Mehmet var
Türkiye Büyük Millet Meclisi’ndeki 542 milletvekili arasında en yaygın isim Mehmet. Meclis’te 57 Mehmet, 24 Ali ve 21 Mustafa bulunuyor. Kadın milletvekillerinde ise en yaygın isim 5 kişiyle Fatma. Arkasından da 4 Ayşe geliyor.

Herkes bize Akcennet diye iltifat ederdi
Selin Karacehennem (Psikolojik Danışman Evlilik ve İlişki Terapisti, Yaşam Koçu): 4 sene hergün canlı olarak “Evlilik Sanatı” altında telefon üzerinden terapi yaptım. 2 aydan bu yana da ulusal bir kanalda aynı programı yapıyorum. Bu zaman zarfında insanlara faydalı oldum ki, gerek kitaplarım gerek programlarım beğenilerek devam ediyor. İlk zamanlar bu çok ani meşhur oluşum bazı medya kurumlarını rahatsız etmiş ki; soyadım üzerine gereksiz yazılar çıktı. Ancak, şu ana kadar danışanım veya harici kişiler soyadımı hiç konu etmedi. Kariyerim özellikle bundan çok yarar gördü. O zamanlar ismimi hatırlamayanlar, soyadımdan hatırlayarak beni buluyorlardı. Evlenmeden önceki soyadım olan Özkök’ü de araya ekleyerek programlarımı yapıyor, yazılarımda kendimi Selin Özkök Karacehennem olarak tanıtıyordum. Konuk olarak gittiğim pek çok televizyon veya radyo programlarında iyi niyetli dahi olsalar soyadımın bana niçin böyle olduğu soruldu. Ancak ben her seferinde tarihi bir soyadı olduğunu tekrarladım. Şöyle ki 2. Mahmut zamanında, tarihte “Vakkayı Hayriye” diye geçen yeniçerilerin ortadan kaldırılmasına sebep olan Karacehennem Paşa’nın (yani eşimin büyük büyük dedesinden) olduğumuzu tekrarladım. Soyadımız daha önceleri de bilhassa çok uzun seneler yaşadığımız Amerika’da uzunluğu dolayısı ile zor bulunurdu. Türkiye’de ise çok gülünürdü.
Ancak şahsımızla tam tezat soyadı olduğu için herkes bize “Akcennet” diye iltifat ederlerdi.

‘Adım ve soyadım sana teminattır’
Güven Kurtul (Avukat): İsmimi mühendis olan babam vermiş. İlerde mesleğimin ne olacağını kesinlikle düşünmemiş. Zaten mimar olmak istiyordum fakat Hukuk Fakültesi’ni tutturdum. Adımın, soyadımın ve mesleğimin bir bütün olarak çok etkili bir uyum arz etmesinin, gerek mesleğimde, gerekse politik çalışmalarımda büyük yararını gördüm. Dava veren müvekkil, tabii huzursuz ve endişeli olduğundan davayı kazanıp kazanamıyacağımızı sorduğu zaman, “Güven Kurtul. Adım ve soyadım sana teminattır” diyerek daha baştan moral veririm. Keza, davaya bakan yargıçlar dahi, adımı ve soyadımı okudukları zaman tebessüm ederek ve espri yaparak davaya daha baştan olumlu bir hava içinde bakıyorlar. Diğer yandan, 1983 senesinde bürom Sarıyer’de idi. Rahmetli Turgut Özal da Sarıyer Yeniköy mahallesinde oturuyordu. Anavatan Partisi’ni kurarken, Sarıyer’de tabelamı görmüş, beni araştırmış ve Sarıyer İlçe Başkanlığı görevini bana vermişti. Bir yıl sonra yapılan mahalli seçimlerde İstanbul Büyük Şehir Belediye Meclisi üyeliğine seçildim ve 5 yıl Meclis Başkanlığı yaptım. Böylece adımın ve soyadımın yararını politikada dahi gördüm. Gerek dava veren müvekkiller gerekse siyasi çalışmalarımda vatandaşlar adım ve soyadımdan dolayı daha çok güven ve sempati duymuşlardır. Adım ve soyadımın doğurduğu izlenim ve pozitif enerji daima ortamı müsbet olarak etkilemiş, espri ve takılmalara neden olmuş, böylece pek çok dost ve çevre edinmiş oldum. Bu nedenden dolayı, isim ve soyadın insan hayatında çok önemli etkileri olduğuna tanık oldum.

İsmimle şoka girenler, soyadımı duyunca bitiyor
Oral Sökücü (Diş Hekimi): Ailemde hiç diş hekimi yok. Bu isim bana verildiğinde anlamını ne annem ne de babam biliyormuş. Kıbrıs Barış Harekátının cereyan ettiği dönde doğmuşum. Annem ve babam da Almanya’da yaşıyordu. Kıbrıs harekátı esnasında uçağının düşmesi sonucu bir pilotumuz şehit oluyor. İsmi de Oral. Muhtemelen bizimkilerin de vatan hasretinden dolayı bu isme karar veriyorlar. Doğrusunu söylemek gerekirse diş hekimi olana kadar hiç etkisi olmadı. Taa ki fakülteye ayak basana kadar. Üniversiteye başladığımın 2 veya 3′üncü günü diş hekimliği fakülte panosunda bir kalabalık öğrenci topluluğu gördüm. Öğrenciler panoya bakıp kahkaha atıyorlardı. “İsmi bak, Oral Sökücü. Kim bu doğuştan fanatik diş hekimi?” diye güldüklerini görünce olayın ciddiyetini anladım. O günden sonra klasik olarak çoğu ilk tanıştığım kimseler annem ya da babamın bir diş hekimi olduğunu düşündüler. Ben de ısrarla olmadığını söylemekle zorunda kaldım. Ve böyle de geçecek sanırım. Hastalarımın çoğu çocuklardan oluşuyor, o yüzden onların tepkisi olmuyor. Ama ebeveynlerinin ve bilhassa doktor olanları ilk etapta şaşırıyor. Daha sonra ifadelerinde “doğru adreste olduklarını” düşündüklerini söylüyorlar. Yani ismimin bana pozitif bir etkisi olmuştur. Adım daha az unutulan bir isim oldu. Mesela şu an yeni göreve başladığım Gaziantep Üniversitesi’nde tanıştığım öğretim üyeleriyle ismimi söyleyince “o siz miydiniz” diyorlar. Adımın meslekle ilgili olmasından dolayı daha popüler daha tanınır olduğumu düşünüyorum. Özellikle bu ismin anlamını bilen bireyler zaten belirli bir sosyo ekonomik seviyede olduğu için (bilhassa doktor) bana hep faydası olmuştur. Mesela henüz daha yeni diş hekimliği fakültesi öğrencisi iken dekan yardımcımız yanına çağırıp “Adın ne güzel ben de çocuğum olursa adını Oral koyacağım” demişti. O zaman arkadaşlar arasında havam inanılmaz artmıştı. Ben de tabii bir de isime ilaveten soy isim faktörü var. İsmimde şoka giren bireyler soy ismi de duyunca tamamen iptal oluyorlar. Yurt dışında bir kongrede konuşmamı yaptıktan sonra bir yabancı meslektaşımla tanıştım. Bana yabancı menşeili misin diye sordu.(Muhtemelen isim yabancı bir anlamı olunca) “Hayır Türküm” dedim. Bana güldü ve “Mesleğinle uyuşmuş” dedi gülerek. Ben de “Soy isimimi söylemeyeyim buna kalbiniz dayanmaz” dedim. Soyadımın yabancı dilde anlamını söyleyince ilk önce inanmadı şaka yaptığımı sandı. Ama gerçek olduğuna inandıktan sonra gülen yabancı meslektaşımı kahkaha komasından çıkarmak oldukça güç oldu.

İLGİNÇ İSİMLERİYLE NASIL ‘GEÇİNİYORLAR’?

Çocukken başıma dert oldu, sonra sermayeye dönüştü
Aşkım Kapışmak (Davranış Bilimleri ve İletişim Uzmanı): Aşkım ismini rahmetli anneannem koymuş ve ben doğduğumda kucağına alıp: “Herkes sana Aşkım desin, seni sevsin” demiş. Soyadıma gelince, gerçek soyadım, yani dedeminki, Kapışmaz ama nüfus memurunun gazabına uğrayanlardanım. Kapışmak yapmış ve hayatımın değişmesine yol açan kişi olmuş. Çünkü ismim sevgiyi, aşkı, soyadım ise aşkta kavgayı çağrıştırıyor.

Kurumlarda ikili ilişkiler ve iletişim seminerlerini stand-up şeklinde veriyorum. Bu yüzden de adımı soyadımı sahne adı zannediyorlar. Yıllar önce adım ve soyadım birkaç gazetede haber olunca, TV programlarından teklifler gelmeye başladı. Tüm davetlerin nedeni, ilk önce ismim, mesleğim ve yaptığım stand-up’lardı. Daha çok futbolcular ve iş dünyasıyla çalışıyorum. Bire bir danışmanlık yaparken, seans bitiminde erkekler “Ya hocam size başka isimle seslensek olur mu” diyorlar.

Anaokullarına danışmanlığa gidiyorum. 4-5-6 yaş grubu öğrencileri aşkım kelimesini duyunca çok gülüyorlar. Okulda öğretmen arkadaşlar bana Aşkım dediklerinde çocuklar eve gidip “Anne öğretmenim o abiye aşık olmuş” diyorlarmış sürekli.

Aile faciasına sebep oluyordu
Bazen şirketlere eğitim anlaşması yapmak için gidiyoruz. Toplantı başladığında yöneticilerin ilk soruları “Aşkım Kapışmak nasıl bir isim?” oluyor. İş anlaşmalarında herkesin stresi ilk anlardır. Benim hiç böyle bir derdim olmadı. Tüm görüşmelerim eğlenceyle sürdü, adım sayesinde. Kurumlar ve bireyler marka çalışmasına bütçe ayırırken benim böyle bir endişem olmadı. İsmim ve soyadım kendi çalışmasını yaptı. Geçen sene bir imza günü yaptık. Gelenler imza alıp, numaramı istediler. 3 gün sonra telefonum çaldı. Bir erkek bana “Mustafa ile görüşebilir miyim” dedi. Yanlış aradınız, dedim. Kimsiniz dedi, siz kimi arıyorsunuz dedim. “Beyefendi size bir şey anlatmam lazım, 3 gündür kafayı yiyorum, eşimin bir notu elime geçti, üzerinde aşkım yazıyor altında da bu numara” dedi. Ben de “Beyefendi benim adım Aşkım, eşiniz de imza günüme katıldı herhalde” dedim. Adam öyle bir ohhh! çekti ki anlatamam. Kemer’de bir otele eğitime gittik. Seven Hill Yönetim Kurulu Üyesi Zeynel Özbek de vardı. Lobiye geldik. İki kişiyi şimdilik bir odaya alacaklarını söylediler. Zeynel Bey hemen lafa girip: “Biz seninle birlikte kalalım Aşkım” deyince bütün lobi bir Zeynel’e bir de bana şaşkın şaşkın bakmaya başladı. Zeynel durumu anlayınca “Kimliğini çıkarıp arkadaşlara gösterir misin” diyince çok güldüm. Siz işinizi iyi yapınca adınız ya da markanız değerinizi artırıyor. Bazı isimler küçükken alay konusu oluyor ama ileride sermayeye dönüşüyor. Benimki de bunlardan. Çocukken çok dalga geçildi ama şimdi bana faydası çok. İşime olumsuz hiçbir etkisi olmadı. Sadece birebir ya da kişisel sıkıntılarım oldu. İşimde de insanların beynine çapalandım hep.

 
Yazan : Zeynep Mengi
Kaynak : www.yenibiris.com/HurriyetIK

 


KÜÇÜK KÖPEK YAVRUSU

Yazan: Sait Özdemir Tarih: Kas 16th, 2011 | Kategori:: Genel

KÜÇÜK KÖPEK YAVRUSU

 Bir dükkân sahibi dükkânının vitrinine üzerinde ‘Satılık Köpek yavruları’ yazan bir tabela asarken, yanında küçük bir erkek çocuğu belirdi.

- Köpek yavrularını kaça satıyorsunuz?

diye sordu. Adam çocuğa yavruların en az 50 dolar ettiğini söyledi. Çocuk elini cebine attı, biraz bozuk para çıkardı, dükkân sahibine bakıp,

- İki dolar otuz beş sentim var. Onlara bakabilir miyim?

dedi. Dükkân sahibi çocuğa gülümsedi ve bir ıslık çaldı. Lady adli bir köpek dükkânın içindeki kulübesinden çıkıp onlara doğru koşmaya başladı. Arkasında beş tane küçük yün yumağı vardı. Yavrulardan biri, diğerlerinin gerisinden topallayarak geliyordu. Bu küçük çocuğun hemen dikkatini çekti.

- Bu yavrunun nesi var?

 diye sorar. Dükkân sahibi;

 - Veterinerin dediğine göre, kalçasında bir kemik eksikmiş. Hep böyle topallayacakmış.

 Küçük çocuk hemen,

- Onu almak istiyorum

dedi. Dükkan sahibi;            

- Sahi mi? O yavruyu gerçekten istiyorsan sana bedava verebilirim.

dedi. Çocuk dükkân sahibine yaklaştı ve öfkeyle;

- Onu bana bedava vermenizi istemiyorum. Bu yavru da diğer yavrular kadar değerli. Fiyatı neyse size ödeyeceğim. Şimdi size iki dolar otuz beş sent vereceğim, kalan parayı da ayda elli sent, elli sent ödeyeceğim!

 dedi. Dükkan sahibi

- O sakat yavruyu ne yapacaksın? O hiçbir zaman diğer köpekler gibi koşup, oynayamayacak

dedi. Küçük çocuk pantolonunun paçasını yukarı kaldırdı ve iki çelik bağla desteklenmiş eğri sol bacağını gösterdi.

- Ben de pek koşamıyorum. Bu yavrunun da kendini anlayacak birine ihtiyacı var.”


Yazan: Sait Özdemir Tarih: Kas 11th, 2011 | Kategori:: Genel

> Petrol yoksa çıkartma ruhsatı neden vermiyorsunuz?
> Değerli okurlar, geçenlerde Türkiye-Suriye sınırında uydu verilerine göre
> petrol deniz i olduğu iddiasını yazmıştım. Yazı sonrasında Silopi de
> madencilik yapan Beşir Yılmaz aradı. Yazacaklarımı lütfen iyi okuyun!…
> Beşir Yılmaz telefonda. ‘Vedat bey, gelin Silopi’ de Cudi eteklerine sizi
> götüreyim de petrolü kendi gözünüzle görün!..’diyerek feryat ediyordu.
> ‘Nasıl yani!..’ diye sorduğumda anlatmaya başladı..
> ‘Biz aileden madenciyiz.Irak sınırında yaklaşık 300 km ya da bir başka
> deyişle yaklaşık 150 milyon ton asfaltit madeni buldum.. Bu madeni bir süre
> resmi olarak işlettikten sonra devlet 1978 yılında kamulaştırıyoruz’ diyerek
> el koydu. Rezervin de 50 milyon ton olduğu iddia edildi. Madem asfaltit
> rezervi az, neden el koyuyorsunuz. Dünyanın neresine giderseniz gidin
> asfaltit maddesi bulunan her yerin altında petrol vardır. Silopi’nin altı
> da petrol deniz idir. Yaz aylarında etraftaki ocaklardan resmen petrol akar
> ve Hezil çayına karışır. Gelin görün! Sadece petrol değil, burada çok
> zengin uranyum Ve nikel madeni de
> var’
> – Nereden biliyorsunuz? ‘Türkiye’deki analizlere güvenmediğim için madenin
> her tarafından örnekler alarak Almanya’ya bizzat götürdüm ve analiz
> yaptırdım. Raporları gönderdim size ( Sonuçlar elimde Yatağan ve Tunç
> bilek’e göre iki misli rakamlar var)
> dünyanın en önemli uranyum madenlerinden birisi buradadır ve aktif
> haldedir..’
> Beşir Yılmaz’ın anlatacak o kadar çok şeyi var ki makineli tüfek gibi art
> arda sıralıyor.
> Ben de zaman zaman araya girip soru soruyorum.
> -Petrol olduğunu nereden biliyorsunuz?
> ‘Bu bölgede İngilizler 1967-87de petrol aramışlar. Açılan kuyulardan
> gökyüzüne doğru 100 metre kadar petrol fışkırmış. Ardından kapatmışlar ve
> betonlamışlar. Benim madenimin yanında da bu kuyudan var ve vanasını gelin
> birlikte açalım eğer beton ve cıva basıp tıkamadılarsa bakalım ne kadar
> petrol fışkıracak. Dönemin köylüleri arasında hâlâ yaşayan görgü tanıkları
> var ve petrolün 100 metre kadar fışkırdığını görenler var.
> ‘Beşir Yılmaz konuştukça pür dikkat dinlemeye devam ediyorum..’
> Vedat Bey, asfaltit maddesi olan her yerde petrol vardır. Eğer petrol yoksa
> bana neden petrol çıkartma ruhsatı vermiyorlar? Musul ve Kerkük’ ün rakımı
> 80-100 metre civarındadır. Cudi Dağı’ndaki petrolümüz resmen Irak’a doğru
> akıyor ve başta İngilizler ve ABD bunu biliyor..’ Beşir Yılmaz bugünlerde
> Silopi’ ye bile zor gider hale gelmiş.
> Devlet kamulaştırılacak diye el koyduğu madeni şimdi Turgay Ciner ‘in
> sahibi olduğu
> Park Holding’e devretmiş. Durum böyle olunca, Yılmaz da dava üstüne dava
> açmış ve yürütmeyi durdurma kararı aldırmış. Eğer tekrar el konulursa
> AIHM’ YE başvuracakmış.
> Kısacası madeninin peşini bırakmıyor ama artık bölgedeki aşiret ağaları da
> onun peşini bırakmaz hale getirilmiş..Bütün dava tutanakları elimde okudukça
> dehşete kapılıyorum. Şimdi sıkı durun…
> Beşir Yılmaz Başbakan Tayyib Erdoğan’ a bu durum üzerine başvurmuş ve
> dilekçe vermiş dilekçede aynen şöyle yazıyor..
> ‘Bürokrasi ve çeteler milletin hak ve hukukunu aramaktan bezdirmiştir.
> Televizyonda ve basındaki konuşmalarınızda ‘hortumcu çetelerin ve
> bürokrasinin üstüne gidilecektir diyorsunuz’. Millet buna çok seviniyor. 25
> yıldır gasp edilen madenimiz çete ve bürokratların, anayasa, kanunlar ve
> insan hakları hiçe sayılarak ihale yolu ile peşkeş çekiliyor. Allah’a ve
> sizin yüksek adaletinize sığınıyorum.’ Beşir Yılmaz devlet tarafından el
> konulan mallarını ve bunun karşılığında devletin verdiği parayı yazıya
> eklemiş..
> 1- 35 km yol yaptım.
> 2- 500 bin ton hazır çıkarılmış kömürüm var.
> 3- 3,5 milyon metreküp hafriyat yapılmış.
> 4- Mazot tankları.
> 5- Dinamit ambarı.
> 6- Kantar ve kantar binası.
> Resmi olarak bana ait olan ve vergisini ödediği madenimde Bugüne kadar
> yaptığım işler ve halen bulunan demirbaş ve çıkarılmış maden içinde
> 5.800.800 TL. (Buna resmen gasp ve devlet terörü denir!)
> Beşir Yılmaz Başbakan Erdoğan’a yazdığı dilekçede devam ediyor.
> ‘Bu para halen bankada duruyor. Buna rağmen Türkiye Kömür İşletmeleri
> ihaleyi adamlarına ve hortumculara peşkeş çekiyor’
> Beşir Yılmaz’ ın bu başvurusuna Başbakan Erdoğan bugüne kadar cevap
> vermemiş.
> Beşir Yılmaz’dan al ve ABD bağlantılı şirketlere ver. Uranyum konusu da bir
> başka skandal. Güneydoğu resmen petrol deniz i üzerinde ve Türkiye ABD
> Firmalarının peşinde ‘bize petrol bul’ diye yalvarıyor… İddialar devam
> ediyor:6 mühendisin kafaları kesildi.
> TPIK diye Türkiye Petrolleri’nin kurduğu bir kurum yurt dışına petrol arama
> işlerine giriyor ve bugüne kadar milyar dolar zarar ediyor.
> Beşir Yılmaz diyor ki: ‘Kimin hain kimin işbirlikçi olduğunu anlamak çok
> kolay!
> Eğer bölgede petrol yok ise neden bana petrol çıkartma ruhsatı verilmiyor.
> Ruhsat verin 800 metreden petrolü çıkartmazsam ben bu ülkeyi terk ederim.
> MTA yıllar önce sondaj yaptı 480 metrede su bulundu ve ardından delici
> aletin ucu kırıldığı için sondaja son verildi. Herkes bilir sudan sonra
> petrol gelir. Biz yerli teknoloji ile 1200 metreye kadar sondaj
> yapabiliriz kimseye ihtiyacımız yok. İzni versinler siz görün petrol nasıl
> fışkıracak.
> ‘ Bu görüşmemizden bir gün sonra Beşir Yılmaz tekrar aradı ve Soma’da
> görevli bir mühendis ile görüşmemi isteyerek telefon numarasını verdi.
> Adını burada yazmak istemiyor. Mühendis ile görüşmemde daha da çarpıcı
> gerçekler çıktı ortaya.
> Altı ay kadar önce Cudi dağları eteklerinde bulanan 6 insan iskeletinin ne
> olduğunu bilip bilmediğimi sordu. Ben de ‘bilmiyorum’ dedim. Mühendis
> ekledi
> ‘Bu iskeletler 18 Yıl önce Cudi Dağı’nda kaybolan 6 Türk petrol
> mühendisinin iskeletleri. Kafaları kesilerek öldürülmüş..’ Dondum kaldım.
> Ne diyeyim.Kendisi de mühendis olduğu için yalan söylemiyordur diye
> düşündüm..Ardından devam etti..
> ‘Vedat Bey Türkiye maden bakımından dünyanın en zengin ülkesi. Siz Ödemiş
> yakınlarındaki Bozdağ’ın dünyanın en büyük altın rezervi olan dağlarından
> biri olduğunu
> biliyor musunuz? Ama bu madenleri kimse çıkaramaz. Hatta bu konunun üzerine
> giden
> gazeteciler öldürüldü. Uğur Mumcu ve Çetin Emeç’in öldürülmeden kısa bir
> süre önce bu madenler üzerine gittiğini biliyorsunuz her halde…’ İlgiyle
> dinledim. O kadar çarpıcı şeyler anlattı ki, yazmaya sayfalar yetmez.
> İddiaların hepsinin belgeli olduğunu söyleyen bu mühendis, gazete ve
> televizyon kanallarında hiçbir gazetecinin bu yönde bir haber yapamadığını
> ve milletin resmen uyutulduğunu örneklerle anlattı. Beşir Yılmaz’a son
> sözüm ‘ Bana anlattıklarınızı Genelkurmay”a anlatınız mı?’ oldu. Aldığım
> cevap da aynen şöyle.
> ‘ Vedat Bey her şeyi belgeleriyle birlikte bir kaç kez askeri büyüklerimize
> anlattım ama bugüne kadar bir arpa boyu ilerleme kaydedemedik!’. Ne
> diyeyim, bu milleti korumaya yemin etmiş olanlar utansın!.. Son sözüm: ‘AB
> ve ABD, PKK”yı boşu boşuna özellikle bu bölgede güçlendirip milletin
> başına bela etmedi. Bölgeye gelecek barış ortamı Türkiye”yi ekonomik
> olarak uçuracak gelişmelere gebedir!..’
> İlgili olacağını düşündüğünüz herkese yollayın…önemli!!
>
> VATANINI MİLLETİNİ SEVEN BU YAZIYI HERKESE GÖNDERSİN
>
> BİLGİ PAYLAŞILDIKÇA BÜYÜR


NEREDE O ESKİ BAYRAMLAR

Yazan: Sait Özdemir Tarih: Kas 3rd, 2011 | Kategori:: Genel

Nerede O Eski Bayramlar

Çocukluğumuzdaki bayramları hatırlar hep iç geçiririz,’Nerde o eski bayramlar’ diye.
Bayramlar mı güzelliklerini yitirdi? Biz mi bayram sevinçlerimizi? Hep bir özlem ve hasret var. İster köyde ister şehirde olsun hiç fark etmez. Her dönem, bayram ziyaretlerinin ortak konusu oluyor bu hasret.

Ekonomik nedenlerden dolayı mı? Yoksa haleti ruhiyemizden mi? Manevi atmosferden mi? Daha evrensel düşünürsek, İslam dünyasının  şu an içinde bulunduğu içler acısı halinden mi?

Binlerce soru sıralamak mümkün. Hepsinin etkisi var mutlaka. Ama hiçbirisi ‘acaba’ sorusuna aradığımız tam cevap değil. Hep merak edilir. O eski bayramlarda ‘ne vardı da şimdi ne yok’ diye.

Hatırlıyorum da günlerce önce başlardı bayram heyecanı evlerde. Hele kurban bayramıysa kurbanlıklar alınır, kınalar sürülürdü sırtına. Çarşı Pazar dolanılır alış verişler yapılırdı.

Bayram demek yeni elbise, yeni bir çift ayakkabı demekti çocuklar için ve bayram şekerleri, verilen harçlıklar. Özellikle gece yatarken, başucuna koyup o bayramlıklarla sabahlamak. Belki bayramın asıl manasıdır, bu tatlı uyku. Hele sabahleyin kalkınca, gözlerini açınca ilk gördüğü şeyin dün sevincini yaşadığı bayramlık olması. Tarif edilemez bir mutluluktu.

Neşeyle beklerdik bayram sabahlarını. Gün doğmadan uyanırdık, bayram bir an önce başlasın diye. Büyükler kurban kesme telaşındayken bizler bir koşu komşuları dolanır ellerini öperdik. Gittiğimiz her komşu şeker,mendil yada harçlık verirdi
O günlerde herkesin birbirine verecek bir şeyi vardı mutlaka; Sevgisi,güler yüzü.hoşgörüsü. Küsler bayramda barışıdır, büyükler atlanmadan ziyaret edilirdi.

Ya o sofra başında kurban etiyle hazırlanmış nefis yemekleri güle oynaya yemenin tadı. Eminim hala hepimizin damağındadır anılarda kalmış da olsa. Kurban kesebilenlerin sayısı çok olduğundan mıdır hemen herkes birbirini yemeğe davet ederdi. En güzel parçalar ayrılır dağıtılırdı. Gönül almak en güzel geleneklerimizdendi oysa artık bir kenarda kaldı, unutuldu.

Bu gün eski heyecanlar yaşanmıyor. Bazen gelen bayram mı, değil mi insan anlayamıyor. Bayram denince tatil geliyor akla. Herkes bir yerlere gitme telaşında.Bayramlaşmak için karşı komşunun kapısını çalınca birden tatil için gittiğini anımsıyor dönüyorsunuz.Beş yıldızlı oteller bayram tatillerini bekler oldu. Büyüklerinizin elini öpemiyor, onların gönüllerini alamıyorsunuz ama güzel anılarla dönüyorsunuz tatilden.

Tabi bunu yapabilmek için parası olmalı insanın. Ya yoksulsanız? İşte o zaman bayram sabahının olmasını hiç mi hiç istemezsiniz. Bayram demek bu gün de çocuklar için yeni bir kat giysi, bir çift ayakkabı demek değişmeyen tek şey bu. Kurban kesmek bir yana, yiyecek ekmeği alacak paranız yoksa.

Bayram sabahı elinizi öpecek çocuklarınıza yeni bir şeyler veremiyorsanız, bayram bayram mı olur?

İçi acır insanın suçlu gibi bakar önüne elini öpen çocukları dökülmek üzere olan gözyaşlarını görmesinler diye.

Ya tatile giderken geride unuttuğumuz büyüklerimiz, yaşlılarımız onların bayram sabahları nasıl olur dersiniz?

Eski alışkanlıklarından vazgeçemez heyecanla hazırlanırlar bayram sabahlarına.Tertemiz giyinir,süslenir gözlerini bir gelen olur diyerek kapıya dikip,çalacak olan zile kulak kesilerek beklerler..Ama ne gelen vardır nede çalınan zil burulur yürekleri unutulduklarını düşünür hüzünlenirler.

Yaşlılarımızın ellerini öpüp gönüllerini alamıyorsak o bayram bayram mı olur?

Bayrama birkaç gün kaldı. Bu bayramı da eski bayramların heyecanı kalmadığını düşünerek geçireceğiz. Çocukluk günleri canlanacak. En çok harçlığı veren teyzeler, amcalar gelecek hafızamıza.

Oysa hiç de geç değil. Hiç bir şey için geç olmadığı gibi. Gelin bu bayram yeni giysilerden mahrum kalan çocukları, gözleri yolda sizleri bekleyen büyükleri sevindirelim. Gönüllerini alalım. Komşumuzla bayramlaşma şansını kaçırmayalım. Velhasıl bayram büyük bir heyecan dalgası, mutluluk patlamasıdır. Kanaatin zirvesi, bereketin ta kendisidir bunu doya doya kana kana yaşayalım.

Ne dersiniz? İşte o zaman bayram bayram olur.

Bayramız kutlu olsun. Hayırlı bayramlar efendim.


JAPONLARDAN ÖĞRENMEMİZ GEREKENLER

Yazan: Sait Özdemir Tarih: Kas 2nd, 2011 | Kategori:: Genel

Bizimde Çok NASIHATLER VE ALINACAK DERSLERIMIZ VAR

BIRDE JAPONLARI DINLEYELIM
 

1. AĞIRBAŞLILIK
Hiçbir dövünme ya da aşırı hareketlerinde ızdırap ifade etme görüntüsü yok.

Üzüntünün kendisi yüceltildi.

2. ONUR
Su ve yiyecek kuyruklarındaki disiplin. Hiçbir kaba söz ya da sert el kol hareketi yok. Sakinlikleri takdire ve övgüye değer.

3. YETENEK
Örneğin, inanılmaz mimarlar. Binalar sallandı ama yıkılmadı.

4. ERDEM (Bencil olmama)
İnsanlar sadece o anda ihtiyaçları olan şeyleri satın aldılar, herkes bir şeyler alabilsin diye.

5. DÜZEN
Hiçbir dükkân yağmalama yok. Yollarda korna çalmak, sollamak yok. Sadece anlayışlı tavırlar.

6. FEDAKÂRLIK
Elli çalışan deniz suyu pompalamak için nükleer reaktörlerin içinde kaldı. Bunların yaptıklarının karşılığı nasıl ödenebilir?

7. DUYARLILIK
Lokantalar fiyatlarında indirim yaptı. Korunmayan bir bankamatiğe hiç kimse saldırmadı. Güçlüler zayıflara baktı.

8. EĞİTİM
Yaşlılar ve çocuklar dahil herkes ne yapacağını tam olarak biliyordu. Aynen de yaptılar.

9. MEDYA
Bültenlerde kendilerini mükemmel bir şekilde dizginlediler. Aptalca konuşan muhabirler/spikerler yoktu. Sadece sakin bir şekilde yapılan habercilik. En önemlisi de, DURUMDAN FAYDALANARAK KOLAY YOLDAN KENDİNE PAY ÇIKARMAYA ÇALIŞAN POLİTİKACILAR YOKTU.

10. VİCDAN
Bir mağazada elektrikler kesildiğinde, insanlar aldıkları şeyleri tekrar raflarına koydular ve sessiz bir şekilde çıktılar.

Ülkeleri dev bir afete uğramış durumdaydı Japon vatandaşlarından dünyanın alacağı çok dersler var.

Almanya dan Ayhan bahadır hocama katkılarından dolayı teşekkürler


KOMŞULUK İLİŞKİLERİ

Yazan: Sait Özdemir Tarih: Kas 1st, 2011 | Kategori:: Genel

Komşu tabiri, birbirine bitişik veya yakın yerlerde yaşayanlar için kullanılır. Komşu olmanın doğurduğu birtakım hak ve görevlerin yanı sıra bunların sağlandığı bir ilişkiler düzeni bulunmaktadır. Bunlara genel olarak komşuluk veya komşuluk ilişkileri denilir.

Komşuluk ilişkileri özellikle köy ve kasaba gibi küçük yerleşim bölgelerinde sosyal dayanışma açısından önemli olduğu gibi, ailelerin huzur ve güven içinde yaşamaları açısından da önemlidir. İyi komşuluk ilişkileri mutluluk ve sevincin paylaşılmasında, sıkıntı ve kederin göğüslenmesinde ayrı bir öneme sahip olduğundan fert ve ailelere toplum içinde destek olur. Dolayısıyla sosyal bünyeyi güçlendirir. Kötü komşuluk ilişkileri de sürekli rahatsızlık, güvensizlik ve yalnızlık hissi uyandırır. Kültürümüzdeki süzülmüş bir anlayışın ifadesi olan, “Ev alma, komşu al” özdeyişi, komşuluk ilişkilerinin her iki yönü açısından da son derece isabetli bir tesbiti dile getirmektedir. Yine dilimizdeki “Komşu komşunun külüne muhtaçtır”, “Komşuda pişer, bize de düşer” gibi özdeyişler ve sık gelip gitmeleri anlatmak üzere, “komşu kapısına çevirmek” ve benzeri deyimler, komşuluk ilişkilerinin anlamını ve boyutlarını göstermek bakımından önemlidir.

Sosyal dayanışma ve yardımlaşma açısından insana aileden sonra en yakın sosyal çevreyi komşular teşkil ettiği içindir ki, gerek Kur’an ve gerekse hadislerde komşuluk ilişkilerine titizlikle değinilmiştir. Bir âyette ana baba ve yakın akrabalardan sonra, yakın ve uzak komşuya iyilik etmek, iyi davranmak tavsiye edilmektedir (en-Nisâ 4/36). Peygamberimiz komşuluk hakları konusunda kendisine yapılan sıkı tavsiyeleri anlatmak ve komşuluk hukukuna dikkat çekmek maksadıyla, “Cebrâil bana komşu hakları konusunda öyle hükümler getirdi ki, bu gidişle her halde komşu komşuya vâris kılınır diye düşündüm” (Buhârî, “Edeb”, 123) demiştir. Peygamberimiz’in, “Komşusu elinden, dilinden emin olmayan kişi mümin sayılmaz” (Buhârî, “Edeb”, 29) sözü, komşuluk ilişkisinin önemini ve ne kadar hassas bir konu olduğunu açık bir şekilde göstermektedir. Yine Resûlullah’ın “Allah’a ve âhiret gününe inanan kimse komşusuna ikramda bulunsun” (Buhârî, “Edeb”, 31) gibi sözleri de bu bağlamda değerlendirilebilir.

Resûl-i Ekrem komşuluk ilişkilerinde nasıl davranmak gerektiğine ilişkin olarak şu hususlara dikkat çekmiştir: 1. Hastalandığında geçmiş olsun ziyaretine gitmek. 2. Öldüğünde cenazesinin kaldırılmasında bulunmak. 3. Borç istediğinde vermek. 4. Darda kaldığında yardımına koşmak. 5. Bir nimete kavuştuğunda tebrik etmek. 6. Başına bir musibet geldiğinde teselli etmek. 7. Evi onun rüzgârını (güneşini, manzarasını) engelleyecek şekilde yüksek yapmamak. 8. Ne pişirdiğini ona belli etmemek, belli ederse pişirdiğinden ona da vermek (Mecma‘u’z-zevâ’id, VIII, 168-170). Hz. Peygamber’in bu tavsiyesi komşuluk ilişkilerine oldukça kuşatıcı bir çerçeve çizmekle birlikte, komşunun komşu üzerindeki bütün haklarını saymayı değil belki önemli olanlarına örnek kabilinden işaret etmeyi amaçlar. Bu itibarla bir müslümanın, din ve dindarlık farkı, kültür ve bölge farkı gözetmeksizin bütün komşularıyla iyi ilişki içinde olması, İslâm’ın yardımlaşma, dayanışma, zarar vermeme, küs durmama ilkeleri doğrultusunda hareket etmesi, bu konudaki örf ve âdeti ihmal etmemesi gerekir.

Günümüzde hızlı şehirleşmenin, şehir yapılaşmasının ve değişen iş hayatının komşuluk ilişkilerini olumsuz yönde etkilediği görülmektedir. Aynı apartmanda yaşadıkları halde yardımlaşma, dayanışma bir tarafa tanışmayan, konuşmayan insanlar bulunmaktadır. Apartman hayatına, değişen iş hayatına uygun ilişki biçimlerinin oluşması, buna fizikî anlamda imkân sağlayacak çözümlerin araştırılması beklenmektedir. Komşuluk ilişkilerinin müsbet yönleri hakkıyla gerçekleştirilemese de, hiç değilse olumsuz yönlerinden kaçınmak mümkündür. Bunun için komşuları rahatsız edecek davranışlardan, evin içinde bile olsa yüksek sesle konuşmaktan, televizyon, teyp gibi cihazların sesini yükseltmekten ve ne türlü olursa olsun gürültü yapmaktan kaçınmak gerekir. Allah katında da kul katında da hakkında komşularının iyi şahitlik yaptığı bir kişi olmaya çalışmak yeterlidir.

_______________________

Kaynak: İlmihal II / İslam ve Toplum / Türkiye Diyanet Vakfı Yayınları


LİSELİ GENÇLİK

Yazan: Sait Özdemir Tarih: Kas 1st, 2011 | Kategori:: Genel
Bir liselinin gözüyle ‘liseli gençlik’
Kızlar yanlarında eteklerini kısaltabilmek için iğne taşıyor

Hayatın ya tamam ya devam kısmı lise sıralarından geçiyor. İyi bir gelecek hedefliyorsanız, iyi bir lisede olmalı ve iyi bir eğitimden geçmelisiniz. Liseye kadar okuyup gelebilmek için sadece çaba sarf etmek gerekiyor. Kimileri için hayata yönelik önemli bir geçiş noktası ve atlama taşı olan lise çağı bazı gençler için hayatın kararmaya başladığı dönem olabiliyor. Çünkü, günümüzdeki lise ortamı çok farklı ve bambaşka.

Aslında çocuklar aynı çocuklar, öğretmenler de aynı öğretmenler; ama zihinler, beklentiler, umutlar, hayaller ve o hayallere ulaşma tercihleri o kadar karışık ki. Ya çalışıp çok başarılı okuyup hayatta bir yere geleceksiniz ya da çevrenize bakıp “bazı ödünler” vererek “bir anda” o yere gelmeye çalışacaksınız.

Öğrenci bir yandan dersi kırıp arkadaşlarıyla “ortam yapma” merakında, diğer yandan da devamsızlık yaptıkları gün sayısı arttıkça stresi artıyor. Bir de öğretmenlerin sürekli hatırlattığı o büyük sınav, yani YGS- LYS sıkıntısı var. Eğer o gence otokontrol ve hedef duygusu verilmemişse maalesef devam da YGS-LYS de ikinci planda kalıyor. Kendilerine o kadar çok “ortam” yapıyorlar ki; ama yine de şu zihinlerini kurcalayan sorulardan kurtulamıyorlar. “Onunki…” olmak, “bırakılmak”, “terk edilmek”, “ex” olmak anlam dünyalarını darmadağın ediyor. Mesela, daha bu yıl başında bir liseli arkadaşımız intihara teşebbüs etti. Eğer babası yakalayamamış olsaydı şu anda aramızda değildi belki de. “Neden?” diye sorduğumuzda ise cevap gayet kendinden emin ve net: “Beni kimse anlamıyor!”. Ama senin konuştuğun “dil”i zaten kimse anlamıyor ki, seni birileri anlayabilsin! İntihardan sonra ise alkol ve sigaraya yöneliyor. Bunları henüz lise birinci sınıftaki bir kız yapıyor.

Okula girişte saçı, makyajı ve garip kıyafeti yüzünden kenara çekilen o kadar çok kız ve erkek öğrenci var ki. Öğretmenler, yukarıya, yüzlerini yıkattırıp; saçlarını “normalleştirip”; eteklerini eski boylarına getirip yolluyorlar. Fakat öğrenciler makyaj eşyalarını da, saçlarını yapabilmek için gerekli toka ve malzemeleri de, eteklerini kısaltabilmek için gerekli iğneleri de yanlarında taşıyorlar. Abartmadan söylüyorum çantasında elektrikli saç kıvırma aleti olan bile var!

Erkeklerde ise saçlardan kıyafetten daha önemli şeyler var onlar için. Mesela okula arabayla gelmek gibi. Eğer bir erkek öğrenci, kravatını düzgün bağlamışsa, birkaç düğmesini açmamışsa diğer arkadaşları tarafından aşağılanıyor. “Batak” kavramına son zamanlarda alkol, sigara ve uyuşturucu ile birlikte evli erkeklerle beraber olmak da katılmış durumda. Bunun için okuldan atılmış bir arkadaşımız bile var! Alkol ve sigara başta olmak üzere “arkadaş tavsiyesiyle”, özentiyle alınan zararlı maddeler de giderek yayılıyor.

***

Magazin programları gençlerin kafasını karıştırıyor

* Tabii ki sadece okumak isteyen, yanlış yollara sapmamaya çalışan öğrenciler de var. Fakat onların normal kıyafetleriyle dalga geçiliyor. Hatta bazıları dışlanmamak için kendine söylenenleri yapıyor.

* Artık kız-erkek ilişkileri saklanmıyor. Hatta olmayanlara “eş” aranıyor. Zaten kafalarımızı karıştıran yeteri kadar şey varken bir de bunlara diziler, magazinler, dergiler ekleniyor. Sanki bütün bunlar lise gençliği hedeflenerek çıkarılıyor.

* TV dizileri çok etkiliyor. Şu aralar moda olan töre dizileri sonucu kendine “ağa” arayan kız arkadaşlarımız var mesela.

* O kadar çok insan var ki bu koridorlarda yürüyen. Birinin hikâyesi şöyle mesela: Küçükken abisi ve kendinin gözü önünde babası, annesini öldürmüş. Bu kız gerçekten insanın gözünün içine farklı bakıyor. Bir arkadaşı var. Onun babası ise onları bırakıp Almanya’ya gitmiş. Bir daha da görmemiş babasını. Birbirlerini anladıklarını sanıyorlar. İkisi de hayata kaşları çatık bakıyor ve aralarına kimse giremiyor.

* Bir arkadaşımız var. Babası kanserden vefat etmiş. Ama o onlar gibi değil. Onu tanıdım tanıyalı doktor olmak istiyor. Kanser hastaları için.

* Kızlar burunlarını, dudaklarını, kaşlarını deldirme hevesine girmişler. Erkekler de kızlar gibi okul dışına çıktıklarında küpelerini takıveriyorlar.