Aralık 2011 iin arsiv

PASTORAL NİNNİLER

Yazan: Sait Özdemir Tarih: Ara 28th, 2011 | Kategori:: Genel

ÇOCUKLAR ANNE OLUNCA ÇOCUKLAŞIYOR ANNELER…..

Tüm Annelere Sevgi, saygı ve sağlık dileklerimizle

Sevgili Anneciğim,
Ne garip; yeni yeni fark ediyorum ki,
çocukları anne olunca çocuklaşıyor anneler…
… Ve insan, zamanın nasıl insafsız
bir öğütücü olduğunu bu rol değişiminde anlıyor.
Eminim karnındaki ilk tekmemden, hatta doktorların
‘Bundan sonra ağır kaldırmak yok’ müjdesinden
beridir iki kişilik yaşıyorsun yaşamı…

Doğum odasında bir küçük el saçlarına tutununca
değişti her şey ve o el, o saçtan hiç eksik olmasın istedin.
Kim bilir kaç geceyi karyola başuçlarında derin
iç çekişler dinleyip hüzünlenerek uykusuz geçirdin,
kaç emzirme seansında bitkin uyuyakaldın.
O gün bugündür hayatı, bir toprakla çiçeği kadar
ortak üretiyor, tüketiyoruz.
Yol boyu, kusurlarını hiç görmedik birbirimizin,
yeteneklerimizi abarttık karşılıklı; toz
kondurmadık üzerimize, kol kanat gerdik…
Ben dünyanın en iyi evladıydım, sense; tarihin
en iyi annesi… Her çığlıkta
başucumda biteceğini bilmenin güveniyle büyüdüm.
Her derdimde benden çok dertleneceğini bilmenin
o bencil alışkanlığıyla ayakta kaldım.

Sevginle donandım…
Ama sonra birden o korkunç çark devreye girdi
ve yaşamın acımasız kuralı işledi ;
Büyüdüm… Senin kollarında ‘sen’den habersiz,
bambaşka bir ‘ben’ çıktı ortaya. Bazen o eski ‘ben’e
hiç benzemeyen bir ‘ben’… Çünkü fark ettim ki,
anlattığın masalların yaşamda karşılığı yokmuş.
Kızlar bir prens umuduyla kurbağaları öpedursun,
ben her yalanda burnumu yokladım.
Şaşırdım. Bostandaki lahanaların,
ısırılmış lahanaların ve benzeri pastoral ninnilerin
modasının geçtiğini gördüm sokakta…

Söyleyemedim sana…
‘Yaşamın değiştiğini, eski tecrübelerin artık
eskisi kadar geçerli olmadığını’ anlatan kitapları
salonun ortasında açık bıraktım, açıp okuyasın diye…
Her kuşağın o vazgeçilmez ikilemi depreşti yeniden;
‘Devir de amma değişti’ diye yakınırken sen;
ben ilginle boğulduğumdan dertlendim.
Bir yerim yaralandığında ‘Anam görürse
ne kadar üzülür’ diye gizlemeye çalışmak
küçük bir çocuk için nasıl bir yüktür bilir misin?
Acından çok onda oluşturacağın  acı, acıtır canını…

Oysa ne çok acılar paylaştık seninle…
Ve ne çok sevinçler yaşadık beraber…
Nasıl dar günlerde yardıma koşup,
kaç şenliğine ortak olduk birbirimizin?
…Lakin artık kafesten uçma vaktiydi.
‘Danaların girdiği bostan’da ayakta kalabilmenin yolu,
tek başına kanat çırpmayı öğrenmekten geçiyordu.

Yargıladık birbirimizi bir dönem… Sorguladık…
…Sen bana eş dost çocuklarını örnek gösterdikçe,
ben seni eş dost ebeveynleriyle kıyaslar oldum.
Sen her sohbete ‘Bizim çocukluğumuzda…’
Diye başladıkça ben, değişen
takvim yapraklarını koydum önüne…

Nasıl da zalim bir çark bu değil mi?
Doğuyor, doğuruyor ve günün birinde
yuvadan uçacağını bile bile
koca bir ömrü karşılıksız veriyorsun…
Ve hayat birden ıssız bir adaya dönüşüveriyor.
Sonrası kâh bir kapı zili beklentisi,
kâh bir mektup, kâh bir telefon sesi…
Gizliden gizliye özlenen bir torun müjdesi…
Fotoğraflar sarardıkça solan bir yaşam ve uzaklaştıkça
yakınlaştığımız bir mazinin geri dönmez anıları…
Yazılarla konuştuk öyle zamanlarda… Bakışlarla anlaştık.
Ağlaştık birbirimizden gizleyerek acılarımızı…
Bir mimikle özleştik, bir gülüşle kavuştuk.
Ben büyürken seni de büyüttüm.

Şimdi çok daha iyi anlıyoruz birbirimizi…
Çünkü küçücük bir el saçlarımı kavrıyor geceleri…
Karyola başlarında uykusuz geceler geçiriyorum.
Pastoral ninnilerle büyütüyoruz oğlumu;
yalancı çocukların burunları uzuyor masallarda,
öpülen kurbağalar prens oluyor.

…Ve yaşamın değiştiğini, eski tecrübelerin
geçersizleştiğini anlatan kitapları
kaldırıyoruz salondan gizli gizli…
O korkunç çark, acımasız bir hızla dönmeye
devam ediyor. Zaman, öğütüyor kuşakları…
İnsan ancak mahrum kalınca anlıyor
sevginin değerini…
Bense sevginden mahrum kalmaya
fazla dayanamayacağımı biliyorum.

O yüzden sana upuzun bir ömür diliyorum.
Hem biliyor musun?
‘SENİ ÇOK SEVİYORUM’……

                    CAN DÜNDAR….


SİZCE MUTLULUK NEDİR.

Yazan: Sait Özdemir Tarih: Ara 23rd, 2011 | Kategori:: Genel

Hiç düşündünüz mü?
Mutlu musunuz gerçekten…
Veya mutluluk nedir sizce?

İstediğiniz hayatı yaşayabiliyor musunuz?
Kaçınız hayaliniz olan işi yapıyorsunuz?

Hayatın günlük koşuşturması içinde kendinize ne kadar vakit ayırabiliyorsunuz?
Kitap okuyacak kadar “boş vaktiniz” kalıyor mu?

İstediğin okullara gitmek, istediğin bölümden mezun olmak mıdır mutluluk? Ev, araba, yat, kat sahibi olmak mıdır sizin için mutluluk… Türlü engellerin arasında, yapılması gereken ama bir türlü bitmeyen işlerin içinde, tamamlanması gereken hizmetler, ödenmemiş borçlar varken, insan neyin peşindedir. Sahi ne için yaşar insan?

Kıskançlıkların içinde, kötülerin, kötülüklerin içinde iyimser kalabilmek midir mutluluk.
İşinizi elinden almaya çalışan kıskanç arkadaşların arasında işinizi yapmaya çalışmak mıdır hayat… Bu hayatın içinde mücadeleden az yara alarak kurtulmak mıdır mutluluk?

Yüzünüz gülüyor ama içiniz ne diyor bu duruma. Arkanızdan demediğini bırakmayanlar, yüzünüze sahte tebessüm kondurduğunda içinizdeki fırtınayı dindirmek, mutluluk yolculuğunda işinize yarar mı?

Yapay sevgilerin, sahte dostlukların arasında can çekişirken insanlık, hangi insan gerçekten mutluluğu dibine kadar yaşar! Birisinin gözyaşı diğerini mutlu ederken mutluluk hangi gözyaşında gizlenmiş olabilir ki! Mutluluk bir amaç mı, bu amaca hangi yoldan gidilebilir? Kim nasıl tamamlar yolculuğunu?

Televizyon izlemek mi, yemek yemek mi, tuttuğunuz takımın oynadığı zor maçı kazanması mı yoksa! Yaşadığınız ve içinde ölmek istediğiniz, sevdiğiniz şehrin gelişmesi mi? Çok şükür “karnım doydu” diyebilmek mi mutluluk… Para biriktirmek mi, yatırım yapmak mı, emekli olmak mı yoksa… Sağlıklı olmak ve sağlıklı yaşamak mı mutluluk!

Bir işi elde etmek için çok istemek ve torpil gibi birincil gerekli bir sebepten dolayı “hayalini kurduğunuz” işi elde edememenin kahredici sıkıntısını tevekkül içinde kadere bağlayarak yok edebilir misiniz? Topu “kısmet”e atmak mutlu eder mi yani?

Anne-baba olmak başlı başına bir mutluluk belki de! Çocuğun güler yüzü mutlu etmeyi başarıyor, unutturuyor her şeyi! Çocuğun hastalığı unutturuyor dünyanın tüm dertlerini, kederlerini… Sanıyorsunuz ki; en büyük derttir başınızdaki… Peki, bir koşturmaca içerisinde çocuğunuzun büyüdüğünü bile görememek mutluluk oyununun neresindedir? Çocuğunuzla en son ne zaman güle oynaya koştunuz, parklarda sallandınız.

Hiç düşündünüz mü?


AVRUPADAN İZLENİMLER

Yazan: Sait Özdemir Tarih: Ara 21st, 2011 | Kategori:: Genel


ÇOCUK EĞİTİMİNDE AİLE

Yazan: Sait Özdemir Tarih: Ara 16th, 2011 | Kategori:: Genel

Çocuk Eğitiminde Aile

          Ebeveynlik, sadece olduğunuz bir şey değil, yapmanız gereken bir görevinizdir. Anne-baba olmak, çaba gerektirir. Ebeveynlik; İslam, yaşam, ilişkiler, dürüstlük ve saygı gibi konularda çocuğunuzun neleri bilmesi gerektiğine karar vermenizi de içerir. Kendi kişisel karakterlerini oluştururken çocuklarımıza belli konularda yardım etmeyi kapsar. Anne baba olmak, çocuğumuza nasıl bağımsız ve sorumluluk sahibi iyi Müslümanlar olacağı hususunda örnek olmayı gerektirir.
          İslam’a ve insanlığa hizmet eden, huzurlu bir dünya ve aile için sağlıklı nesillere ihtiyaç vardır, bunun için de kadınlarımıza çok büyük görevler düşünmektedir. Kadınlarımız çocuklarının elbiselerinin temizliğine gösterdikleri özenden daha çok kalplerinin temizliğine, çocuklarının karınlarını doyurmaya gösterdikleri özenden daha fazlasını kafalarının doyurmaya özen göstermek zorundadır, aksi halde çocuklarımız bir canavar olarak yetişecektir.
          Her kadın ve erkek bir başka kadının eseridir, kadın anadır, kadını da erkeği de insan gibi yetiştirme sorumluluğu kadına aittir, onun için kadınımızın daha fazla okuması, daha fazla düşünmesi, yaşadığı dünyaya tanıklık etmesi gerekir. Eğer kadınlık ve analık görevlerini yerine getirmezler ise çocukları adam gibi yetiştirmezlerse hem kendi başlarına hem de toplumun başına bir bela sararlar.
Elbette çocuklarımız okuyacak, ilim tahsili yapacaktır, ama her şeyden önce imanlı ve kâmil bir Müslüman olmaları gerekir. Bunun için de kafalarının ve gönüllerinin ebeveynleri tarafından doyurulmuş olması gerekir. İslami kaynaklarda da çocuğun tabi tutulacağı eğitim ve öğretimdeki temel konular genel olarak şöyle tespit edilmiştir:
          1- İtikat ve ibadete dair zorunlu İslami bilgiler.
          2- Ahlak ve muaşeret kuralları.
          3- Çocuğun istikbalde geçimini sağlayabilmesi için mümkün ve münasip olan bir meslek dalında pratik bilgiler.
          Anlaşılacağı üzere öncelikle aile yuvası içinde çocukların vicdanını kulluk sorumluluğu periyodik olarak yerleştirilmesi amaçlanmaktadır.
          Çoğu anne-baba, çocuklarını yetiştirme hususunda gerçekten en iyisini yapmak isterler. Onları ihmal etmeye ya da onları incitmeye kalkışmazlar. Oysa pek çok anne-baba için ebeveynlik, günlük işlerinin arasında ikinci sıraya alır, çoğunlukla problemler ortaya çıktığında onlarla ilgilenmeye başlar. Örneğin çoğu insan iş hayatındaki amaçlarım, emekliliğini, arabasını ne zaman değiştireceğinin planlarını… Sayabilir, ama çocuğunun sağlıklı ve mutlu yetişmesi için, ne yaptığını, kendisini ve Çocuğunu geliştirmesi için ne gibi planlar yaptığını söyleyemeyecektir. Veya fiziksel olarak tüm günü çocuklarıyla birlikte geçirdikleri halde zihinsel olarak çocuklarından kilometrelerce ayrı, hiçbir şeyi paylaşmayan, emir vermek ve kuru nasihatten başka çocuk ile hiçbir şey konuşmayan bir ebeveynler görürüz.

 Mevlânâ Hazretleri Mesnevî’de bir hikâye anlatır.“Yaralı şahin kuşu, bir yaşlı kadının bahçesine kondu. Yaşlı kadın perişan görünümlü şahine acıdı, merhamet etti yanına aldı.Aç şahinin önüne çocukları için hazırladığı hamur bulamacını koydu. Şahinin, önüne konan tasa gagasını daldırması ile başını sallayarak geri çekmesi bir oldu. Çünkü şahin et yerdi, hamur bulamacını yiyemedi.Yaşlı kadın, şahinin bu hâlini görünce üzüldü:«-Vah!» dedi, «Gagan uzamış, kıvrım kıvrım olmuş. Yumuşacık bir hamur bulamacını bile yiyemez olmuşsun. Senin önceki sahibin hiç mi Allah’tan korkmazdı ki, şu gaganı düzeltmemiş hiç!..» dedi ve eline aldığı kör makas ile şahinin gagasını kesmeye çalıştı.Şahin yaşlı kadının elinden kurtulmak için çırpınsa da, nâfile, kaçamadı. Yaşlı kadın şahinin gagasını kesti.Şahin çırpınırken, yaşlı kadın, şahinin kanatlarını gördü:«-Vah!..» dedi, «Senin eski sahibin sana hiç bakmamış, şu kanatların ne hâle gelmiş, kimi uzun, kimi kısa kalmış!..» diyerek, şahinin o güzelim kanatlarını elindeki makasla düzeltmeye başladı.Şahin acı ile kıvrandı, çırpındı… Çâresizce pençelerini kadının koluna attı ve tırnaklarını kadının koluna geçirdi. Yaşlı kadın, şahinin kanatlarını -güya- düzeltirken koluna batan tırnakları gördü:«-Vah vah! Önceki sahibin nasıl merhametsizmiş ki, bir kere bile tırnaklarını kesmemiş. Tırnakların ne de çirkin olmuş.» dedi ve elindeki makas ile şahinin avlanmakta kullandığı pençelerini söküp attı.

 

Câhil ve yaşlı bu kadının elinde rezil olan şahinin gözleri doldu. Yaşlı kadın, şahinin bu hâlini görünce hiddetlendi:“-Kimseye iyilik yaramıyor ki!..” dedi, “Ben iyilik yapıyorum, kuş ağlıyor.” diye söylendi. Sonra da elindeki kuşu:“-Git hadi, bildiğin yere!..” diyerek kaldırdı havaya attı.Şahin çırpındı uçmak için… Ama kanatları kesikti, uçamadı… Acı ile yere inmek istedi, tırnakları sökülmüştü yere de konamadı… Kendini yan üzeri bir kulübeciğin arkasına attı. Koca koca avları, gökyüzünde süzüle süzüle  avlayan cesur şahin kuşu, cahil kadının elinde korkak bir kargaya dönüşmüştü. Evet Değerli dostlar bu hikayede olduğu gibi acaba çocuklarımızı ne kadar tanıyıp onun ihtiyaçlarını karşılıyoruz.Oysa çocukların, hayatı anne babaları ile birlikte aktif bir şekilde yaşayarak tanımaya ihtiyaçları vardır. Bu nedenle çocuğunuzla konuşun, çocuğunuzla birlikte iş yaparak paylaşın. Bir Problemi halletmeye giderken çocuğunuzu da götürerek problem çözmeyi öğretin, çocuğunuzun duygu ve bedeni ile birlikte olun.
          Her çocuk anasından temiz duygularla doğar, onu Yahudi ve Mecusi yapan anne babasıdır. (El-Buhari, 6/143) Bizler nasıl yaşarsak Çocuklarımız bizlerden öyle yaşamayı öğrenir, çocuklarımızdan ancak verebildiklerimiz kadarını bekleyebiliriz, bu nedenle bizlerin ve çocuklarımızın beşikten mezara kadar öğrenmesi ve öğretmesi gerekir.
          Selam ve Dua ile.

 


SABIR TAŞI

Yazan: Sait Özdemir Tarih: Ara 13th, 2011 | Kategori:: Genel

Bir varmış bir yokmuş..”

Sabır taşı nedir bilir misiniz?

 Hani daha bilgisayarın her eve girmediği, toplumu esir almadığı, aileyi, arkadaşları ve hatta kişiyi kendi kendine “el” etmediği devirlerde, yani eskiden, çok çook eskiden(!) herkesin yürekle, gözle-sözle, yan yana-can cana iletiş kurduğu dönemlerde, büyükler çocuklara masallar anlatırlardı ya?..

 İşte o zamanlar anlatılan masallarda duyardık hep bu gizemli taşı..Masalın kahramanı, derdini bir sabır taşına anlatır, taş şişer şişer çatlardı kimi zaman, sonunda da esas kız, mutlaka sabrın mükafatını görür, saadete ererdi..

 Hatta Necip Fazıl Kısakürek’in “Sabır Taşı” isminde, masal tadında 3 perdelik bir tiyatro eseri varmış ki hiç duymamıştım, yeni öğrendim..Araştırdım, bu piyeste de, derdini sabır taşına anlatan ve sonunda muradına eren bir kızın hikayesi var..

Şimdiye kadar ben, sabır taşını “Kaf dağı”gibi bir masal öğesi sanıyordum..

 Meğerse efendim, sabır taşları gerçekten varmış, tasavvuf kültürümüzde..

 Hem de ne derin anlamlar taşıyormuş, bilseniz..

 Dergahlarda bir ömür boyu dervişler tarafından oyularak yapılan, hepsi de harikulâde birer san’at eseri olan bu taşlar, günümüzde dahi mevcutmuş..

 Konya Mevlana Müzesi’nde, bunlardan bazıları hâlen sergileniyormuş.

 Bunu öğrenince, daha önceki ziyaretlerime yandım..Keşke haberim olsaydı da gitmişken, asırlar sonra bir mermerin nakşından bize tebessüm eden derviş yüreklerine, bin merhaba deseydim ah..

 Hiç ek yeri olmayan bu sabır taşları mermerdenmiş efendim..

 Derviş mermeri alır, hayatı boyunca oyar dururmuş..Çoğu zaman ömrü vefa etmez, oğlu devam ettirirmiş yarım kalan sabır taşını ve yine bitmez, genellikle de torunu tamamlarmış.

 Nette araştırdım deniyor ki;

 “Sabır taşları medrese ve dergâh girişlerine asılırdı. Bunun anlamı şu idi: Sabır taşları tasavvufta çekilecek çilenin, görev yolunda başını koymanın, ilme ve hizmete kendini vermenin bir göstergesi kabul edilirdi. Öğrencilere ve müritlere örnek olması açısından da medrese ve dergâh girişlerine asılırdı.”

 Aslına bakılırsa, dervişin yaptığı; sabrı öğrenmek, nefsinin sivri yanlarını törpülemek, hizâya getirmek. Taşa değil, kendisine çeki-düzen vermek.

 “Dur!” demek kendine,.. “Çağa uyma, kapılma, bak dünya fâni” demek,

 İçine-yüreğine doğru bir yolculuğa çıkmak.

 Nefsine “Allah’ın gör dediği yerden” bakarak, fazlalıkları yontmak..

 Kul olmak, iki dünyaya yarar adam olmak kısaca.

 Ve..Tabii ki çağlar ötesine zarif mesajlar vermek.

 Zaten hangi iş ki, içinde yürek vardır, aşk vardır, ölümsüzleşir.

 Fâniyi baki yapmanın simyası bu işte.

 Öyle ya bakın bizler dahi aldık mesajları, bir garip derviş yüreğinden:

 Vazgeçme! Sabret! Düştüysen kalk! Sebat et! Acele etme! Çalış!

 Yüreğini arındır! Günübirlik yaşama! Ufka dik gözlerini.

 Nefislerimiz mermer, bizler de birer taş ustasıyız!

 Mesaj: “Haydi sen de kaya gibi sert nefsini kes, biç, yont, oy, işle!”

 Şimdi ne sabır taşları var, ne de onları oyan güzel zarif insanlar..

 Derinlikten bîhaber, kolaycı, maddeperest, günübirlik yaşayan, hiçbir şeye tahammülü olmayan, hiç kimseyi, hiç bir şeyi umursamayan, tek derdi nefsinin keyfini yapmak olan bir yığın sığ ruh ah..

 Tutunamıyoruz o yüzden.

  Allah sabredene sarı altın takar!

 Rahmetli Anacığım söylerdi bu sözü..O da annesinden almış, Allah ikisine de rahmet etsin..Şimdi de ben aktarıyorum size ;) İşte böylece yürek mirası kuşaktan kuşağa taşınıyor..

 Anneannem bilge bir hanımmış..O’nun adı da “Ayşe” idi..Annem beni; “Anamın adı, ağzımın tadı” diye severdi hep :) Çok çileler çekmiş, çok gün görmüş geçirmiş..Hatta bana “Ayşe” adını koymak isteyince demiş ki Anneannem; “Ayşeler talihsiz olur, koymayın.”

 

Ya kendisi çok acılar yaşadığından, ya da Ayşe Validemiz radıyallahu anha, Efendimizden erken ayrılmak zorunda kaldığı için, böyle demiş olabilir, diye düşünürüm hep ben de..

 Maalesef yetişemedim, çok az hatırlıyorum, ben 3 yaşımdayken vefat etmiş..Rabbim kabrini cennet bahçelerinden bir bahçe eyleye..

 Annem çok anlatırdı, kasabamızın genç gelinleri çok severlermiş O’nu..“Ayşe Ana” “Ayşana” der, koşarlarmış hep, dizinin dibine oturur, dertlerini anlatır, öğütlerini dinlerler, bir dediğini iki etmezlermiş..

 Zaten efendim, eskiden nerde öyle, “azıcık huzursuzum, haydi psikolojik destek alayım” “depresyondayım bir kaç seans lazım” falan.. Yok, öyle şeyler. İşte böyle Anneanneciğim gibi bilge hatunlar bu işi gönüllü üstlenirmiş.

 Şimdi bakmayın siz apartman komşusunu bile tanımayan şu çağın talihsiz insanlarına..Eskiden her köyün, her mahallenin bilge hatunları mutlaka olurmuş. Böylece belki de yıkılacak yuvalar yıkılmaz, kırılan gönüller yapılır, hikmetli tavsiyeler yol gösterir, öğütler merhem olurmuş yaralara..

 Toplum çimentosu görevi bu belki de.

 Böyle kocaman yüreklere ne kadar da ihtiyaç var şu çağda değil mi?..

 Şimdi bakıyorum da insanlarda sabır yok..Hiç kimsenin diğerine tahammülü yok.

 Herkes “önce ben!” diyor. Hoşgörü yok..

 Evlilikler de öyle, pamuk ipliğiyle bağlı sanki..

 Bir bakıyoruz evlenmişler, aradan 1-2 yıl geçmiyor, “boşandılar” haberi geliyor.

 E tabii eskiden gelinler evden çıkarken anne-baba, kızları yeni yuvasına ısınsın diye; “Bak kızım şimdi gidiyorsun, ancak cenazen gelir bu eve” derlermiş..Dönüş umudunu kesiyorlar ki gideceği yeni evine ısınsın, tam bağlansın, olası sorunlara sabırla göğüs gersin.

 Şimdi öyle mi ya? Gelin giderken diyorlar ki; “Bak kızım sakın kimsenin kahrını çekme, ezdirme kendini, biz buradayız, odan hazır..” Tabii ki kızcağız da, ilk olumsuz durumda, ilk tartışmada tak kapıda, elinde bavuluyla koşup geliyor!

 Neden böyle olduk ki? Nereye bu gidiş?

 Yıllık boşanma oranları korkutucu. Baktım da şimdi netten; Türkiye genelinde 2011 yılının ilk döneminde boşanma oranı, geçen yıla göre yüzde 0,4 artmış ve de evlenme oranı, boşanma oranından daha düşükmüş.

 Allah sonumuzu hayreylesin.

 Sabır imanla doğru orantılı. Allah’dan uzaklaştıkça insanlıktan çıkıyoruz. 

Ne yapsak boş…

 Acilen iman mektebine yazılmamız gerekiyor.

 Muhabbetle efendim.

Ayşe REŞAT

 

 


BİZİM ÇOCUKLUĞUMUZ

Yazan: Sait Özdemir Tarih: Ara 12th, 2011 | Kategori:: Genel

BİZİM  ÇOCUKLUĞUMUZDA:

 

Bizim çocukluğumda annelerimiz çalışmazdı.

Okuldan eve geldiğimde boynumdaki anahtarla kapıyı hiç açmadım.

Hatta babanım bile anahtarı yoktu. Annem evimizin bir parçası gibiydi, hep evdeydi.

Her yere birlikte giderdik, zaten öyle çok da gidilecek bir yer yoktu ki.

En büyük eğlencemiz sokaklarda oynamaktı.

Sokakta oynamak diye bir kavram vardı yani.

Cafelerde, alış veriş merkezlerinde buluşmazdık.

Okula arkadaşlarımızla gider, birlikte çıkar, oynaya, zıplaya yürüyerek gelirdik.

Servis falan yoktu. Ayakkabılarımız eskirdi.

Hatta öyle olurdu ki; çantalarımızı kaldırımlara koyar oyuna bile dalardık.

Annelerimiz bu durumu bildiklerinden,

Kardeşlerimizle bizlere ekmek arası bir şeyler hazırlar gönderirdi.

Mahallemizdeki teyzeler annemiz gibiydi. Susayınca girer evlerine su içerdik.

Ya da pencereden bir sürahi bir bardak uzatır, hepimiz aynı bardaktan kana kana içerdik.

Kısacacı evine girip gelen (ki sadece çişi gelen giderdi evine) elinde mutlaka yiyecekle dönerdi.

Anneleri o arada çocuğuna verdiği şeyden bizlere de gönderirdi.

Bu bazen bir kurabiye bazen bir meyve olurdu.

Cebimizde harçlığımız olduğunda düşmesin diye çıkarır çantamızın üstüne koyar oyun bitince geri alırdık.

Çok garip ama kimse almazdı. Sokaklarımız evimiz kadar güvenli idi.

Düşünce kaldırırlar, kavga edince barışılırdık. Polisler gelmezdi

Kavgalarımıza, zabıtlar tutulmazdı.

Sonra kavgalarımız da öyle ustura, falçete ile olmaz,

Onlar nedir bilmezdik bile, asla kanla falan da bitmezdi,

En fazla saçlarımızdan çeker, hayvan adları sayar, tekme atar, yine oyuna dalardık.

Birbirimizin suyundan içer, elmasına diş atardık.

Misket oynamaktan parmaklarımız kanar yine de mikrop kapmazdık.

Azar işitip, acillere taşınmazdık.

Düşerdik ekmek çiğner basarlardı alnımıza, oyuna devam ederdik.

Röntgenlere, ultrasonlara girmezdik.

 Ben bizim çocukluğumuzu çok özledim.

Sokaklarımız ruhsuzlaştı sanki..

Komşumu tanımıyorum ama evinin camında temizliğe gelen kadını haftada bir görür kolay gelsin der konuşurum.

Onun dışında orada kim oturur hiç bilmem.

Evimizi kendimiz temizlerdik, kapı silmece; bilmem kaç kuruş

Hepimizin elinde bezler güle oynaya bitirirdik işleri.

Şimdi Evlerimiz var içinde yaşayan yok.

Parklarımız var içinde oynayan çocuk yok.

Ama her yıl sökülüp yenilenen kaldırımlar, lüks binalar, ışıl ışıl vitrinler, girip çıkan yapay insanlar…

Ruh yok, buz gibi buz, bu biz değiliz..

Tahta iskemlelerimiz de oturan yaşlılarımız, onlara dede, nene diye hatırını soran çocuklarımız yok oldu.

Ben kapılarında ” korumaların ” lerin, ” bodygard ” lerin beklediği yerlerden hep korkmuş çekinmişimdir.

Kapısını çarparak örtüyor diye çocuğuna kızıp, taksidini bitiremediği arabanın anahtarını, hiç tanımadığı birine vermek ters gelir bana.

Benim değildir bu kültür.

Ne ruhuma, ne kültürüme ne de cüzdanıma hitap eder.

Nedir bunlar?

Reklamlarla desteklenen beyni, ruhu ele geçirilmiş insanlar olduk.

Birbirimize yabancı, yalnızlıklarımızla yaşar olduk.

İyi de neden böyle olduk? Biz mi istemiştik?  Yoksa hak mı ettik? Ya sizce?

 NURETTİN  TOKAY HOCAMA katkılatından dolayı teşekkürler.

 


Güzel gören, güzel düşünür. Güzel düşünen, hayatından lezzet alır

Yazan: Sait Özdemir Tarih: Ara 9th, 2011 | Kategori:: Genel

Genç bir çift, yeni bir mahalledeki yeni evlerine tasınmışlar. Sabah kahvaltı yaparlarken, komsu da çamaşırları asıyormuş. Kadın kocasına ‘ Bak, çamaşırları yeterince temiz değil, çamaşır yıkamayı bilmiyor, belki de doğru sabunu kullanmıyor.’ demiş. Kocası ona bakmış, hiçbir şey söylememiş, kahvaltısına devam etmiş.
Kadın, komsusunun çamaşır astığını gördüğü her sabah ayni yorumu yapmaya devam etmiş.
Bir ay kadar sonra, bir sabah, komsusunun çamaşırlarının tertemiz olduğunu gören kadın çok sasırmış ‘Bak’ demiş kocasına ‘ Çamaşır yıkamayı öğrendi sonunda, merak ediyorum, kim öğretti acaba ?’
‘Ben bu sabah biraz erken kalkıp penceremizi sildim’ diye cevap vermiş kocası.
Hayat böyle değil midir?
Başkalarını izlerken gördüklerimiz, baktığımız pencerenin ne kadar temiz olduğuna bağlıdır. Birini eleştirmeden ve hemen yargılamaya davranmadan önce zihin durumumuza bakmak ve ‘iyi’ olanı görmeye hazır olup olmadığımızı fark etmek güzel bir fikir olabilir…
“Güzel gören, güzel düşünür. Güzel düşünen, hayatından lezzet alır”

HAYIRLI CUMALAR….

 


SEVGİNİN DEĞERİ

Yazan: Sait Özdemir Tarih: Ara 6th, 2011 | Kategori:: Genel

SEVGİYİ KAYBETMEK

Ne olduğunu bilmiyorum bir türlü Halbuki her zaman ki gibi bir gün geçirmiş ve eve gelmiştim Yemeğimi yemiş çayımı almış evdeki işlerimi yürütmeye çalışıyordum Bir türlü anlayamadım ama içime garip bir sıkıntı giriverdi Hayırdır inşallah dedim Paltomu altım çıktım dışarı

Caminin yolunu tutmuştum hava bozacak gibiydi her zaman ki gibi abdestimi evimde alıp çıkmıştım içeri girdim cemaate selam verdim Aldılar hep beraber namazımızı kıldık Allah kabul etsin

Camiden çıkarken cemaatin arasından yaşlı bir kaç kişinin hatırını sordum sonrada caminin kapısını örtüp çıktım Derken yağmur başlaya verdi Çisil çisil Rahmet yağıyordu ne güzel dedim Ama ne hikmetse içimdeki sıkıntı gitmiyor bi türlü

Başımı öne eğip yürümeye başladım Birer adım birer adım Düşünüyordum

Derken ilerde bir karartı belirdi verdi Yağmurun altında bir köşeye sığınıvermiş saklanıvermiş Ne olur ne olur artık bana dokunmayın der gibi , ben yoruldum artık der gibiydi

Yavaş yavaş yaklaşmaya başladım Onu ürkütücüm diye endişe ediyordum Yağmurun sesinden uzaktan belli olmuyordu ama yanına yaklaşınca duymaya başladım ki ağlıyordu

Gittim yanına , bana bakıverdi ağlamaklı gözleriyle Gözleri kanlanmış yorgunluğu yüzüne aksetmiş bitkinliği vücuduna aksetmiş gözlerinden adeta acı akıyordu

“İyimisin?” dedim gözlerine bakarak Ama bu başka bişeydi sanki , çünkü bu gözler her ne kadar dert dolu olsada insana huzur veriyordu , bu yüz her ne kadar bitkinliği taşısa da pak güzelliği ile nur saçıyordu her daim

Bana baktı ; titreyen vücudu zar zor hareket ediyordu Dudakları zor kımıldıyordu kısık sesi ile “nasıl iyi olayım” dedi

“Kimsin?” deyince çok derin düşünerek benim adım “sevgi” dedi

Sen bu dünyada insanların kalbindeki en güzel Duygusun insanlara hep en güzel olan duyguyu tattırır birbirlerine bağlar oyuncuklar oynarsın ne bu halin? dedim

Ben üstümdeki paltoyu onun üstüne atarken oda üşümüş yıpranmış bedeninden bana şunları söyledi :

“Evet ben insanları birbirine bağlarım , onları mutlu ederim , ama artık insanları beni anlamaz oldu , insanlar beni kullanır oldu , sevgi ile birbirleri kandırıp her türlü oyunlarına alet eder oldular , hep sevgiye ihanet ettiler , hep sevgiyi küçümsediler , öyle ileri gittiler ki artık sevgiyi gerçekten taşıyabilecekleri bir kalbe dahi sahip olamaz oldular , sevgiden bihaber oldular , gerçek sevgi onlara masal gibi gelmeye başladı söyle bana bu kadar şeyden sonra ben nasıl ayakta durayım?!!”

Paltoyu üstüne verince sıkıca kavradı ısınmaya çalıştı , çok titriyordu düzelirmi bilmiyorum açıkcası

Ben söyledikleri üzerine düşünmeye başlamıştım , ama diyecek birşey bulamıyordum zira söyledikleri doğruydu Artık insanlık insanlıktan çıkmış tüm değerlerini kaybetmeye başlamıştı Sevgi oyuncak olmuştu ; o en kutsi değer ayaklar altına alınmaya çalışıyordu

Baktım o sevgiye ve dedim ki :

Peki herkes sana ihanet mi ediyor artık ? Gerçek sevgi yok mu artık? O kadar mı battı insanlık?

Sevgi cebimden verdiğim mendille yüzündeki yağmur sularını sildi, titremesi bir parça azaldı ve düşünmeye başladı

“Evet gerçek sevgiyi yaşayanlar var, olmasa ben nasıl hala yaşıyor olabilirdim ki? onlar insanlığın en üstündeler onlar güzelliklerin en güzelini yaşıyorlar Onlar birbirleri için var olmayı biliyorlar, onlar biri olmadan diğerinin manasız olacağını biliyorlar, onlar kendisine kıymet veren bir kişiye sahip olmanın manasını biliyorlar, onlar öyle güzel insanlar ki sevginin değerini öyle çok biliyorlar ki kalbleri sevgiyle dolmuş şefkatle dolmuştur Allah’ın rahmet sıfatını görürsün onlarda

O zaman nedir bu perişanlığın? Neden kendini böyle hırpaladın? dediğim zaman :

“Ben kendimi hırpalamadım, sevginin anlamını bilmeyenler hırpaladı Böyle değildim sapasağlamdım her yerde mutluluğun güzelliklerini görürdüm ama zamanla yıprattılar sevgi dünyadan gittikçe benden de enerjisi gitti Bu dünyada sevgi azalıyor, insanlar bir sıra beklerken dahi önüne geçeni kırabiliyor, kimse birbirini dinlemez aksine kırar oldu Söyle kardeşim ben nasıl ayakta durayım?”

Diyecek bir şey bulamamıştım Ona ben bir şey yapamazdım Bir komşum seslendi bana dönüp baktım meğer uzaktan selam vermiş elimi sallayıp geri döndüğümde sevgi yoktu Nasıl olmuşsa gidivermiş yerde de bir not

“Palto ve mendil için teşekkür ederim , Allah’ın dini üzere olup ahlakı güzel olanlar sevgiye sahip çıktıkça yıpranmış olsada  ben  buralardayım ne olur sevginin değerini bilin Çünkü bir kere kaçırınca bir daha bulamayabilirsiniz !!!”


AŞURE GÜNÜ

Yazan: Sait Özdemir Tarih: Ara 2nd, 2011 | Kategori:: Genel

AŞURE GÜNÜ:

Muharrem ayının onuncu günü, Aşure günüdür. Muharrem ayı, Kur’an-ı kerimde, kıymet verilen dört aydan biridir. Hadis-i şerifte buyuruldu ki:
(Aşure günü Nuh aleyhisselamın gemisi, Cudi dağına indirildi. O gün Nuh ve yanındakiler, Allahü teâlâya şükür için oruçlu idiler. Hayvanlar da hiç bir şey yememişti. Allahü teâlâ denizi, beni İsrail için, Aşure günü yardı. Yine Aşure günü Allahü teâlâ, Âdem aleyhisselamın ve Yunus aleyhisselamın kavminin tevbesini kabul etti. İbrahim aleyhisselam da o gün doğdu.) [Taberani]

Peygamber efendimiz bir gün öğleye doğru buyurdu ki:
(Herkese duyurun! Bugün bir şey yiyen, akşama kadar yemesin, oruçlu gibi dursun! Bir şey yemeyen de oruç tutsun! Çünkü bugün Aşure günüdür.) [Buhari, Müslim, Ebu Davud]

Aşure günü hakkında birkaç hadis-i şerif meali daha:

(Aşure günü oruç tutanın, bir yıllık günahları affolur.) [Müslim, Tirmizi, İ. Ahmed, Taberani]

(Aşurenin faziletinden faydalanın! Bu mübarek günde oruç tutan, melekler, peygamberler, şehidler ve salihlerin ibadetleri kadar sevaba kavuşur.) [Şir’a]

(Aşure günü, ilim öğrenilen veya zikredilen bir yerde, biraz oturan, Cennete girer.) [Şir’a]

(Aşure günü, on Müslümana selam veren, bütün Müslümanlara selam vermiş gibi sevaba kavuşur.) [Şir’a]Bugün yapılacak işler:

1- Aşure günü oruç tutmak sünnettir. Hadis-i şeriflerde buyuruldu ki:
(Aşure günü oruç tutanın, bir yıllık günahları affolur.) [Müslim, Tirmizi, İ. Ahmed, Taberani]

(Aşure günü oruç tutan o yıl tutamadığı [nafile] oruçlarının sevabına kavuşur.) [Deylemi]

(Aşure günü bir gün önce, bir gün sonra da tutarak Yahudilere muhalefet edin.) [İ.Ahmed]

(Aşurenin faziletinden faydalanın! Bu mübarek günde oruç tutan, melekler, peygamberler, şehidler ve salihlerin ibadetleri kadar sevaba kavuşur.) [Şir’a]
[Yalnız Aşure günü oruç tutmak mekruhtur. Bir gün öncesi veya bir gün sonrası ile tutmalı!]

Peygamber efendimiz bir gün öğleye doğru buyurdu ki:
(Herkese duyurun! Bugün bir şey yiyen, akşama kadar yemesin, oruçlu gibi dursun! Bir şey yemeyen de oruç tutsun! Çünkü bugün Aşure günüdür.) [Buhari, Müslim, Ebu Davud]

Peygamber efendimiz, bugün bir hurmayı mübarek ağzında ıslatıp çocukların ağzına verirdi. Çocuklar, Resulullahın mucizesi olarak akşama kadar bir şey yiyip içmezlerdi. Bugün bazı hayvanların bile bir şey yemediği bildirilmiştir. Bir avcı, Aşure günü, bir geyik yakaladı. Geyik, yavrularını emzirip akşamdan sonra dönmek üzere, avcının izin vermesi için, Resulullah efendimizden, şefaat istedi. Avcı, geyiğin akşama kalmadan hemen gelmesini isteyince, geyik, (Bugün Aşure günüdür. Bugünün hürmetine yavrularımızı emzirmeyiz. Onun için akşamdan sonra gelmek için izin istedim) dedi. Bunu duyan avcı, geyiği Resulullaha hediye etti. O da, geyiği serbest bıraktı.

2- Sıla-i rahim yapmalı. Yani akrabayı ziyaret edip, hediye ile veya çeşitli yardım ile gönüllerini almalı. Hadis-i şerifte, (Sıla-i rahmi terk eden, Aşure günü akrabasını ziyaret ederse, Yahya ve İsa’nın sevabı kadar ecre kavuşur) buyuruldu. (Şir’a)

3- İlim öğrenmeli! Hadis-i şerifte, (Aşure günü, ilim öğrenilen veya Allahü teâlâyı zikredilen bir yerde, biraz oturan, Cennete girer) buyuruldu. Bu gece ilim olarak, ehl-i sünnete uygun bir kitap, [mesela İslam Ahlakı veya Tam İlmihal Seadet-i Ebediyye] okumalıdır. Ayrıca Kur’an-ı kerim okumalı, kazası olan kaza namazı kılmalı. (Şir’a)

4- Sadaka vermek sünnettir, ibadettir. Hadis-i şerifte, (Aşure günü, zerre kadar sadaka veren, Uhud dağı kadar sevaba kavuşur) buyuruldu. (Şir’a)

(Bugün aşure ibadet) diye aşure pişirmek günahtır. Aşurenin bugüne mahsus ibadet olmadığını bilerek, bugün aşure veya başka tatlı yapmak günah olmaz, sevap olur. Bu inceliği iyi anlamalı. Tedavi niyetiyle sürme çeken bugün de sürmelenebilir. Hadis-i şerifte, (Aşure günü ismidle sürmelenen, göz ağrısı görmez) buyuruldu. (Hakim)

5- Çok selam vermeli. Hadis-i şerifte, (Aşure günü, on Müslümana selam veren, bütün Müslümanlara selam vermiş gibi sevaba kavuşur) buyuruldu. (Şir’a)

6- Çoluk çocuğunu sevindirmeli! Hadis-i şerifte, (Aşure günü, aile efradının nafakasını geniş tutanın, bütün yıl nafakası geniş olur) buyuruldu. (Beyheki)

7- Gusletmeli. Hadis-i şerifte, (Aşure günü gusleden mümin, günahlardan temizlenir) buyuruldu. (Şir’a)[Bu sevaplar, itikadı düzgün olan, namaz kılan ve haramlardan kaçan mümin içindir. Bunlara riayet etmeyen kimse, Aşure günü, bir değil, defalarca gusletse, günahları affolmaz.]

Hazret-i Hüseyin, 10 Muharremde şehid edildi. O yüce imamın şehid edilmesi, elbette bütün müslümanlar için büyük musibet ve üzüntüdür. Hazret-i Ömer, Hazret-i Osman, Hazret-i Ali ve Hazret-i Hamza’nın şehid edilmeleri de, böyle büyük musibet ve üzüntüdür. Fakat, Peygamber efendimiz, Hazret-i Hamza’nın şehid edildiği günün yıldönümlerinde matem [yas] tutmadı. Matem tutmayı da emretmedi. Matem yasak olmasaydı, herkesten önce Peygamber efendimizin ölümü için matem tutulurdu. Hadis-i şeriflerde buyuruldu ki:
(Matem tutan, ölmeden tevbe etmezse, kıyamette şiddetli azap görür.) [Müslim]

(İki şey vardır ki, insanı küfre sürükler. Birincisi, birinin soyuna sövmek, ikincisi, ölü için matem tutmaktır.) [Müslim