Ocak 2012 iin arsiv

ALLAHIN HOŞLANMADIĞI HELAL

Yazan: Sait Özdemir Tarih: Oca 20th, 2012 | Kategori:: Genel

Aile, insanlık tarihinin en eski ve köklü kurumudur. Tarih boyunca devletlerin ve toplumların en sağlam birimini oluşturmuştur. Uygarlıklar bu kurumun sağlamlığı işlerliği temizliği oranında yükselmiş ve ayakta durabilmişlerdir. Modernleşme ve sanayileşme ile birlikte geniş aile biçimi yerini anne baba ve çocuklardan oluşan çekirdek aileye sonrada sayıları giderek artmaya başlayan tek ebeveynli (tekil) aile bırakmaya başladı.

Geçmiş toplumlarda hem inançların hem de toplumsal değerlerin boşanmayı engelleyici etkisi oldukça fazlaydı. Örneğin Hıristiyanlık boşanmayı yasaklarken, İslam dini yasaklamıyordu ama pekte tasvip etmemekteydi. Günümüzde artık yasalar boşanmayı kolaylaştırıyor. Boşanmaların sıklığı bize eşler arası iletişimde problemler yaşandığını, evliliği sağlıklı yürütmede karşılaşılan problemleri ve krizleri çözmede bilgi ve beceri eksikliği olduğunu gösteriyor. Çoğu anneler meslek sahibi çalışan kızlarını gelin ederken “Sen de çalışıp kazanıyorsun, sakın kendini ezdirme diyorlar. Eskiden anne babalar kızlarını gelin çıkarırken şöyle nasihat ederlermiş:”doğup büyüdüğün baba evinden çıkarak kendi yuvanı kurmaya gidiyorsun. Yuvanı huyunu suyunu tam bilmediğin insanla paylaşacaksın. Sen ona yer ol ki, o da sana gök olsun. Sen ona ev ol ki oda evin direği olsun. Ona sıkıntı verme ki, sana karşı sevgisi azalmasın. Ona uzak olma ki seni unutmasın. Onun gözünü burnunu ve kulağını koru ki, gözü senden başkasını görmesin, senden başkasının kokusunu almasın, güzel şeyleri hep senden duysun. Eşinin annesini annen, babasını baban bil. Evin temizliğine ve düzenine dikkat et. Yiyecek ve giyecek konusunda eşinin güç yetiremeyeceği isteklerde bulunma. Eşinin yemek saati ve uyku saatine dikkat et. Açlık erkeği huysuz eder, uykusuzluk ise öfkelendirir. Kocanın sırlarını kimseye söyleme. Komşularınla iyi geçin. Dedikodudan uzak dur. Eşinin üzüntüsünü ve sevincini paylaş. Kadının güzel huylusu eşine cennet nimetidir.  

Eğer evlilik huzur yerine sıkıntı veriyorsa, medenice anlaşılarak Kur’an ve sünnetin öngördüğü şekilde sonlandırılır. Hz Peygamber hadislerinde “Allah katında en sevilmeyen helal boşanmadır.( Ebu Davut Telak 3) İslam dininin boşanmayı Allahın sevmediği helal” olarak sayması Müslüman topluluklarda uzun bir süre boşanma oranları üzerinde etkili olmuştur. Söz gelimi Üsküdar Mahkemesi 1 numaralı kadı sicillerinde 1513-1521 yılları arasında sekiz yıllık kayıt toplamı olan 825 sicilden sadece 5 tanesi boşanmadır. Ancak aynı durumun asırlar boyunca sürüp gittiğini söylemek zordur. Sözgelimi 1862 tarihinde sicilde 1050 davadan 219 dava boşanma ile ilgilidir.

Araştırmacılar son 30 yıldır dünyada boşanma oranlarında dramatik bir artış olduğunu ifade etmektedirler. Örneğin, Amerikada yeni ve ilk evliliklerin en az yarısı boşanma ile sonuçlandığı belirtilmektedir. Bu durum ABD de 1960-1970 yılları arası artış göstermiş 1980’lerde en yüksek seviyeye ulaşmıştır. Bu durdum gelişmiş ülkelerin uyguladığı aile politikaları ve ailenin geçirmiş olduğu gelişime paraleldir.

Avrupada’da durum bundan farklı değildir. Hemen hemen her iki evlilikten biri boşanma ile sonuçlanmaktadır. Norveç Oslo’da iki aileden birinin boşanmış aile olduğunu,  İsveç Stokholmde de ailelerin yaklaşık % 70’inin tek bireyden oluştuğunu duyduğumda oldukça şaşırmıştım. Belçika istatistik kurumunun açıkladığı verilere göre ülkedeki her üç evlilikten ikisi boşanma ile sonuçlanmaktadır. Görüldüğü gibi batıda boşanma oranı %70’lik düzeylere tırmanmıştır.

Türkiye’de özellikle son on yıldaki oranlar, boşanmanın toplumumuz için sosyal problem olabilecek bir düzeyde seyrettiğini gösteriyor.1990 yılların başında yavaş yavaş artış gösteren boşanma oranı 2000-2010 yılları arası düzenli bir artış göstererek toplumu tehdit eder hale gelmiştir.

Boşanmaların tarihsel sürecine göz attığımızda 2000 yılında 76,230 olan boşanan aile sayısının 2001 yılında %20’lik bir artış ile 91,994 sayısına ulaştığı, 2010 yılında 116.369’ bulduğu 10 yıldaki toplam rakamın 984.773 olduğunu görmekteyiz.

Evliliğin ilk ikinci ve beşinci yılları arasında boşanmaların daha fazla olduğu,   en fazla boşanmanın Ege Bölgesi ve Marmara Bölgesinde gerçekleştiği tespit edilmiştir.

Lise ve dengi okul mezunlarında boşanma oranının %39,9 olduğu, boşanma yaş ortalamalarının 26-35 %42,9,Boşanan kadın oranı %55 erkek oranı %45  olduğu boşanan kadınların büyük bir oranının  bir işte çalıştığı %90,4, boşanma sonrası evlenme oranı erkeklerde  %16 Kadınlarda % 9 olduğu tespit edilmiştir..

Ortaya çıkan rakamlar batıdakine göre küçük görünse bile Türkiye nüfusunun %99 ‘unun Müslüman olduğu düşünülürse bunun çok büyük rakamlar olduğunu ve boşanma olgusunun çok tehlikeli mecraya doğru gittiğini söyleyebiliriz. Yukarıdaki rakamlar boşanmanın sosyal bir olgu ve tehdit olduğunu açıklıyor.

 

BOŞANMADA ETKİLİ OLAN NEDENLER

Eşlerin evlilik öncesi birbirini yeterince tanımamaları, gençlerin evlilik kararını kendi başlarına almaları: ailelerine danışmamaları, eşlerin farklı sosyoekonomik ve kültürel çevreden gelmeleri, bu sebeple olayları farklı algılayıp yorumlamaları. Eşlerin problem çözme becerilerine sahip olmamaları. Eşlerin empati kuramamaları problemli ailelerden geldiğinden dolayı kendilerine rol model oluşturacak anne ve babadan yoksun olmaları. Eşlerin evlilikten beklentilerinin ve dünya görüşlerinin farklı oluşu. Eşler arası kıskançlık, güvensizlik, hoşgörü eksikliği. Erkeğin işini kaybetmesi ekonomik sıkıntılar. Erkeğin alkol uyuşturucu kumar alışkanlığı ve eşe karşı uygulanan sözel fiziksel şiddet.   Boşanma nedenlerinin başında %95 ile şiddetli geçimsizlik oluşturmaktadır.2009 resmi istatistiklerine göre toplam 114.162 boşanmanın 76’sı zina 29’u cana kast ve fena muamele,42’i cürüm 285’i terk 38’i akıl hastalığı,108.582 geçimsizlik,1158 diğer ve 3976 bilinmeyen sebep olarak kayda geçmiştir. Bunu sadakatsizlik evliliğe ihanet başı çekiyor %24,5 onu %17,6 ile fiziki şiddet %17,4 ile eşler arası sevgisizlik %17,3 aşırı alkol ve kumar gibi kötü alışkanlıklar izlemektedir.

BOŞANMANIN ÖZEL VE İÇ ETKENLERİ

Ailelerin henüz ben duygusunu yenip biz olamamaları:

Ben de varım, sende ya da bir başkasında yokum felsefesi aileyi yıkmaktadır.

Nikâhsız beraber yaşama olgusu, Bu anlayış daha çok sosyetede müzik ve film dünyasında gerçekleşmektedir. Ayrıca evlilik yükünü üzerine almadan herhangi bir sözleşmeye bağlı kalmadan hiçbir hukuki sorumluluk yüklenmeden karı-koca gibi bir kadınla birlikte yaşama algısı kapitalist ülkelerde gittikçe yaygınlaşmaktadır.

Kadının erkeğe erkeğin kadına bakış açısının cinsel obje olması, taraflar cinsel açıdan birbirini mutlu etmeyince arayışlar başlamaktadır. Aile ortamının beraberinde getirdiği güzellikler unutulmakta iş cinselliğe dökülüp orada kalmaktadır.

 Evliliği yük görme risk alamama, özellikle günümüzde gençler arasında yaygınlaşan bir hastalık  da evliliğin yük ve sıkıntı olarak görülmesidir. Toplumdaki gençler arasında konuşulan “Her gün kadın dırdırımı dinleyeceksin!”Gençlik bir kere gelir, özgürlüğünü yaşa gibi ifadelerde gençleri evlilikten uzaklaştırmaktadır. 

Çevresindeki boşananların fert üzerindeki olumsuz etkileri: nerede ise her ailede bir boşanma vakasının yaşanması evliliğe bakış açısını olumsuz yönde etkilemiştir.

BOŞANMALARIN ÖNLENEBİLMESİ KONUSUNDA YAPILABİLECEKLER

Evlilikte ilişkilerin sağlıklı şekilde devam etmesi çiftlerin uzlaşmazlıklarını çözebilme yeteneğine ve isteğine bağlıdır. Eşler arası ilişki problem haline gelmişse işin içinde çıkılamayacak şu cümleler sık sık kullanılıyorsa “Eşim beni anlamıyor, kendimi anlatamıyorum, eşim önceden böyle değildi çok değişti. Evliliğimizde sorun var, artık evde mutlu değilim. Bu durumda aile danışmanına  veya bir psikologa başvurmak gerekir.

Aileyi koruma ve güçlendirme konusunda sivil toplum organları ile birlikte çalışılmalı sivil toplum kuruluşları devlet politikalarını yönlendirici çalışmalar yapmalı

Belediyeler ailelere sosyal destek sağlayacak kurumlar rehabilitasyon merkezleri aile sağlığı merkezleri oluşturabilirler.

Milli Eğitim Bakanlığı Aile Eğitimi aile hukuku dersleri verebilir

Medyanın Boşanma üzerindeki etkisi TV deki diziler ve filmlerle aile hayatı küçümsenmekte boşanmayı tahrik etmekte beraber yaşama olgusun u teşvik etmektedir. Diziler ve filmlerde pembe hayat sunan karakter etkisinin ön plana çıkarılması sürekli aldatma öyküleri, halkın inanç örf ve adetleriyle çelişen yaşam tarzları zihinlerde büyük olumsuzluklar oluşturmaktadır.

Bu dizi ve filmlerde aldatma başkasının kadını ile birlikte olma hayatında birçok kadını birlikte idare etme ve zina teşvik edilmektedir. Aile hayatı ise sürekli sıkıntılı problemli ve yürütülemez olarak yansıtılmaktadır.

Medya seyredilme kaygısı reyting derdi ile aile değerlerini görmezden gelen, örseleyen yayınlara tepki göstermeli sivil toplum örgütleri ailenin yanında yer almalı ve medyanın reyting kaygısına aile feda edilmemeli. 

BOŞANMALARIN AİLE FERTLERİNE YAŞATTIĞI MADDİ VE MANEVİ YIKIMLAR.

Boşanmanın ilk yılı yetişkinler için oldukça zordur. Boşanmış kadınların üçte ikisinde, erkelerinse üçte birinde önemli ruhsal sorunlar gözlenmektedir.

İstenmeyen bir boşanma bir yetişkini geride kalmış bir gelişim aşamasına döndürebilir veya kişiliğinden beklenmeyen davranışlara itebilir. Bazı yetişkinler tamamen çaresiz, çocukları dâhil başkalarının bakımına muhtaç hale düşebilir. Genellikle bu davranışlar geçicidir ve kişi iç dünyasında dengeyi sağlayıp, hayatına yeni bir yön vermeye başardığı zaman yok olurlar.

Boşanma sonrası ebeveyn kendini çaresiz, mutsuz ve yalnız hisseder ve kendi sorumluluğunu taşımayı ya reddeder ya da beceremez. Bazı durumlarda ebeveyn alkolik ya da uyuşturucu bağımlısı da olabilir. Bazı insanlar boşanma ile ilgili olarak mutsuzluk ve öfke duyduklarını kabul etmezler. Her şeye kolaylıkla uyum sağladıklarını ve kendilerine mükemmel bir hayat kurduklarını iddia ederler.  Ayrılma ve boşanmanın hemen sonrasında, insanlar, ya kendilerini diğerlerinden soyutlama ya da olağan üstü sosyal yaşam sürdürme modellerinden birini seçerler. Boşanmayı izleyen aylarda ailenin yaşadığı değişikliler çok çeşitlidir. Bir yandan duygusal bir kargaşa, diğer yandan maddi sorunlar yaşanır. Bu gelişmeler ailenin yaşam tarzını da değiştirir. Boşanma Fiziksel sağlık açısından da önemli bir aile içi yaşam olayıdır. Boşananlardaki tüm nedenlere bağlı ölüm olguları dul kalanlara veya evlilere göre daha yüksek bulunmuştur. Evli kadınlarda, evlilik ilişkilerindeki bozukluk ise depresyonun artmasına ve bağışıklığın azalmasına neden olmaktadır.  Bağışıklık işlevi ciddi depresyonda bozulmakta ve merkezi sinir sisteminde oluşan değişiklikler buna neden olmaktadır. Boşanma sonrası eşler zihinsel olarak bundan sonra ne olacak, ben hayatımı nasıl devam ettireceğim düşüncesi içerisinde olduklarından kendilerini manevi olarak yapmaları gereken vazifelerine tam olarak veremeyeceklerinden bu görevler aksayacak verim düşecektir. Her zaman kafalarında ve bilinçaltında kendilerini rahatsız eden bu duygu ve düşünceler olduğundan yapılan ibadetlerden tat lezzet ve zevk almayacaklardır. Eğer hizmetlerin içerisinde iseler hizmeti tam anlamı ile ifa etmekte bir takım zorluklarla karşı karşıya kalabilmektedirler. Boşanmalar aynı zamanda bir tür insan israfıdır. Aile fertlerinin her birinde derin yaralar bırakan boşanmalar, insanların hayatında derin bir iz bırakıyor. Boşanmaların getirdiği yıkımlar neticesinde kendini kullanılamaz hale getiren, duyarsız, yaşadığı acılara takılıp hem dünyasını hem de uhra’sını kaybeden insanlar,  aslında kendilerini israf ediyorlar.

 

 

BOŞANMALARIN ÇOCUKLAR ÜZERİNDEKİ ETKİSİ

Çocuklar hem annenin hem de babanın ilgisine, sevgisine, şefkatine muhtaç varlıklardır. Aile, grup içinde çocuğun dengeli bir birey olabilmesi için ona güven duygusu aşılar, sosyal kabul görmesi için gerekli ortamı hazırlar. Sosyalleşmeyi öğrenebilmesi için kabul edilmiş uygun davranış biçimlerini İçeren bir model oluşturur. Sosyal açıdan kabul edilmiş davranış biçimlerinin gelişimi için rehberlik eder. Çocuğun yaşam ortamına uyum sağlarken rastladığı problemlere çözüm getirir. Uyum için gerekli olan davranışlarla ilgili sözlü ve toplumsal alışkanlıkların kazanılmasına yardımcı olur. Çocuğun ilgi ve yeteneklerine uygun arzularının gelişimine yardım eder.Şu bir gerçektir ki boşanmanın yükünü en çok çocuklar çekiyor.Boşanan eşler sorumlu davranmadıkları takdirde  çocukta uyum ve davranış problemleri ortaya çıkıyor.

Oysa boşanmalar en çok çocukların kazanması gereken bu becerileri sağlıklı bir biçimde elde etmelerini engellemekte çocuklar üzerinde olumsuz etki bırakmaktadır. Özellikle boşanma öncesi kavgalardan ve gürültülerden çok etkilenmekte sosyalleşme sürecini geriletmektedir. Çocukların yaşamları alt üst olmakta ciddi ruhsal problemlerin ortaya çıkmasına sebep olmaktadır. Eşler arasındaki kavga ve ağza alınmayacak küfürler ve fiziksel şiddet çoğu zaman çocukların gözü önünde gerçekleştiğinden bu çatışmalara şahit olmaları çocukların benlik saygılarında azalmaya, duygu ve davranış boyutunda uyum problemleri yaşamalarına, aile içinde uyumsuzluğa, sebep olduğu tespit edilmiştir.

Boşanma ile birlikte anne baba ayrı evlerde yaşamaya başlarlar. Bu durum çocuklarda karmaşık duyguların ortaya çıkmasına sebep olabilir. Çocukların hayat düzeni alt üst olabilmektedir. Yavuzer (1996),hükümlü gençler üzerinde gerçekleştirdiği araştırmada, suçlu çocukların %47,6 çeşitli nedenlerle anne ve babalarından ayrı kaldıkları %22’sinin de parçalanmış ya da eksik ailelerden geldiklerini belirtiyor.

Klinik psikolog Orhan Gümüşel boşanma sonrası çocuklarda meydana gelen psikolojik sosyal ve gelişim, değişim ile ilgili olarak şunları ifade etmektedir;  Eğer boşanma evliliğin başlarında gerçekleşmişse ve çocuk 0-3 yaş grubunda ise; anne ve çocuk hatta baba ve çocuk arasındaki duygusal ilişkileri azalttığından, çocuğun duygusal beslenmeyi yeteri kadar sağlayamaması büyüme ve gelişimini geciktirebilir. Bunun yanı sıra uyku ve yeme problemleri ve ayakta durmak, oturmak gibi bazı motor yetenekler ve kekeleme ve kelimeleri yutma gibi bazı dil gelişimi problemleri de görülebilir.

Okul öncesi dönemde ise; içe kapanık ya da tam tersi fazla atılgan olma ancak her iki durumda da sosyal ilişkilenmede güçlükler yaşama görülebilir. Bu dönemde oluşan özgüven kaybı karakteristik bir şekilde kişilik yapısında yer alabilir. Bütün bunlara ek olarak zihin gelişimi gecikebilir ve önlenebilir. Dikkati toplamada yaşanan güçlükler çocuğun verimli öğrenmesini ve akıl yürütmesini zorlaştırır ve son derece olumsuz etkiler.

Okul çağında ise; ön planda görünen okul başarısızlığı ve uyum bozukluğudur. Çocukta ilgi ve dikkat problemleri dikkat çekicidir. Uyku ve yeme problemleri devam edebilir. Toplumla ilişkisi zayıflayan çocuk kendini ifade etmekte zorlanacağı için sosyal ilişki güçlükleri yaşayacaktır.

Ergenlikle beraber yukarıda sayılan bir çok olumsuz etkinin yanı sıra hayata eleştirisel yaklaşan, olumlu düşünemeyen hedef koyma ve strateji oluşturmada yetersiz, kişiler arası ilişkilerde sorunlalar yaşayan, dürtülerini kontrol edemeyen, sınırlarını kestiremeyen, savunma mekanizmalarını sık ve yanlış kullanan, suç işlemeye eğimli bir kişilik yapısının ortaya çıkması oldukça yüksek bir ihtimaldir.

Sonuç olarak; ister saldırganlık ya da hırçınlık, ister alt ıslatma ve dışkı kaçırma, ister uyku ve yeme problemleri, ister dikkat problemleri ve okul başarısızlığı şeklinde olsun boşanma, çocukta bir takım uyum ve davranış bozukluklarına neden olmakta ve çocuğun gelişimini olumsuz yönde etkilemektedir. Bu olumsuz etkilerin en aza indirilmesi ancak anne ve babanın olumsuz tutumlardan kaçınmalarıyla mümkündür

 

BOŞANMALARIN AYRILIK SÜRECİNİ ÇOCUĞUN DAHA AZ BİR ZARARLA ATLATABİLMESİ İÇİN ANNE BABAYA DÜŞEN GÖREVLER

Eşler İster bir uzmanla birlikte olsun ister kendi başlarına boşanmaya karar vermeden önce şu hususları dikkate almaları gerekir. Ayrılma sürecinin nasıl olacağı, ayrılma sonucu tarafların birbirinden beklentileri, çocuk veya çocukların kiminle kalacağı, evden kimin ne zaman ayrılacağı, Ekonomik konuların nasıl ayarlanacağı, ailelere ve dost çevresine bu kararın nasıl açıklanacağı gibi konuların ortak olarak masaya yatırılıp değerlendirilmesi gerekir. Boşanmanın ne olduğu ve boşanmadan sonra anne, baba ve çocuğun yaşamında ne gibi değişiklikler olacağı konusunda çocuğu bilgilendirmek ve bilinçlendirmek gerekir. Boşanma sürecinde, şehir veya ev değiştirme, bakıcı değiştirme, yeni bir evlilik vb. yaşam değişikliklerini erteleyin. Yaşanması zorunlu bazı değişiklikler varsa, bunlara kademeli geçişler yapmaya gayret edin. Çünkü her değişim, olumlu da olsa ekstra çaba gerektirir ve çocuğunuz için hepsine birden uyum sağlamak güç olabilir. Aynı sebeple, boşanma sonrası çocuk eşlerden hangisiyle kalacaksa, o ve çocuk ailenin boşanmadan önce yaşadığı mekânda yaşamaya devam etmelidir. Eşler, kendi ailelerini de toplayarak (babaanne, hala, dayı vb.) hep birlikte bir toplantı yapmalı ve çocukla ilgili alınan kararlardan herkesin haberi olmalıdır.

Böylece herkes çocuk için işbirliğinin kaçınılmaz olduğunu hatırlatmış olur, çocuğun bu durumdan çok etkilenebileceğinin ve bu konuda herkesten duyarlılık beklendiğinin altı çizilir ve kararlarda herkesin katkısı olduğundan kurallar daha az çiğnenir. Çocuktan ayrı yaşayacak olan eş, kademeli olarak evden ayrı kalmaya başlamalıdır; bu süreç haftada bir günden 5-6 güne kadar çıkarıldığında çocuk ayrılığa daha kolay adapte olur. Boşanmadan sonra, çocuklar her iki eşle de sürekli ve düzenli olarak görüşmeye devam etmelidir. Siz artık sevgili veya karı-koca olmayabilirsiniz ama onun için halen anne-babasınız. O sizleri beraber tanıdı ve beraber istiyor, bunu anlamaya çalışın ve ayrılığınıza alışması için ona zaman verin. Çocuğunuza anne ve babanın birbirlerinden ayrılmalarının çocuklarından ayrılmaları anlamına gelmediğini anlatın. Hep birlikte sık sık bir araya gelin (Kendinizi,eşinizle bu bir araya gelişleri kimseye açıklamak zorunda hissetmeyin !!!) Eşler boşanmanın çocukları için olduğu kadar kendileri için de zor olduğunu unutmamalı ve boşanmayı bir son değil, bir başlangıç olarak kabul etmelidirler. Öfke, yalnızlık duygusu, depresyon, kaygı gibi psikolojik sorunlar ortaya çıkabilir, bunlar doğaldır, gerekirse profesyonel yardım almaktan çekinmemek gerekir. Kendilerini ne kadar çabuk toparlarlarsa çocuklarına da o kadar çok yararlı olabilirler.

 

 Unutmamak gerekir ki, çocuklar yeni karşılaştıkları her durumun ne denli tehdit edici olup olmadığını anlamak için genellikle yetişkinlerin tepkilerine bakarlar. Sürekli ağlayan bir anne çocuğa durumun kötü olduğu, neşeli ve çabalayan bir anne ise her şeyin yolunda gittiği izlenimini verecektir. Eşler çocukları kesinlikle birbirlerine karşı kullanmamalıdır; çocuk hiçbir şekilde taraf ve tanık tutulmamalıdır. Yeni düzenlemelerle ilgili kararlar alırken çocuğunuzun onayını alın ama çocuğunuzu karar verme sorumluluğu altında ezmeyin. Çocuk, boşanmış bir anne-babanın çocuğu olmayı çevresine karşı bir silah gibi kullanmamalıdır. Her konuda gereksiz tavizler vererek çocuğun boşanmadan alacağı yaralar yalnızca artırılır, azaltılmaz. Çocukla ilgili her konuda eşler birbirleriyle çelişen davranışlarda bulunmamaya gayret göstermeli, ortak bir yol izlenmelidir. Babanın evinde izin verilen bir şeye, annenin evinde yasak konulmamalıdır. Çocuklar anne-babalarının boşanmasından kendilerini suçlayabilirler. Bu yüzden, boşanma sebebinin çocukla hiçbir ilgisinin olmadığı, bunun anne ile babanın arasındaki anlaşmazlıktan kaynaklandığı açıkça anlatılmalıdır. Çocuk anne-babasının yerine kimseyi koymak istemez, buna saygı duymak gerekir. Boşanma sonrası eşlerden biri yeni bir ilişki yaşıyorsa çocuğun bunu boşanmayı kabullenene kadar bilmemesi gerekir. Boşanma sırasında, çocuklar mahkeme, eşya dağılımı, nafaka gibi konulardan haberdar edilmemelidir.

Tüm bundan sonra aşağıdaki maddeler görüşülür.

1.Boşanma kaçınılmaz hale gelmişse ve böyle bir karar kesinleşmişse bunu çocuklardan gizlemek doğru olmaz. Boşanma kararı çocuk üzerinde güvensizlik duygusu oluşturur.

2.Gerek boşanma sürecinde gerekse boşanmadan sonra çocuğun üzüntüsü hafifletmek düşüncesi ile yeniden birleşmeye dair çocuğa umut veren anne babalar vardır. Çocuk böyle bir umut taşıyarak süreci kabullenmekte zorlanabilir. Bu yapılmamalıdır.

4.Ortak velayet alınmalı çocuk hem annenin hem babanın yanına gidebilmelidir.

5.Çocuğun boşanmadan önceki konumunun korunmasına özen gösterilmeli.

6.Boşanma sürecinde çocukların bakımı %85 anneye verilmektedir. Çocuğun babaya da ihtiyacı olduğu unutulmamalı çocuğun sağlıklı gelişimi açısından buna izin verilmelidir.

7.Anne veya babanın her biri çocuklarına diğerinin suçlu olduğunu göstermeye ve anlatmaya çalışmamalıdır.

8.Boşanmayı takip eden ilk yılda çocuk üzerinde büyük etkiler bırakacağından dolayı bu bir yıllık süre içinde çocuğun hayatına üvey anne veya üvey baba sokulmamalıdır.

SONUÇ OLARAK

Mevlana Abdurrahman Cami Kadının kötü huylarına katlanmayı ve verdiği acılara sabretmeyi nefisleri ıslah ve güzel ahlak kazanma, kendini terbiye etmek için bir yol olarak gördüğünü belirtir. Halk için uygun olan ayrılmaktır der. Fakat ayrılmak çocukların zararına olursa tahammül ve sabretmek daha uygundur der.  Aile hayatı, insanların cenneti veya cehennemidir. Aile yuvasını küçük çaplı cennete benzeten müminler ebedi yurtlarına en güzel şekilde cenneti taşımış olacaklardır.  Evliliğin devamı için Kur’an öncelikle erkeklerin hanımları ile iyi geçinmelerini öğütler. Günümüzde boşanma vakaları ile karşımıza çıkan trajik tablo toplumsal çözülmenin, kültürel yozlaşmanın bu genel çöküşün sonuçlarından sadece biridir. Bunun için yolun başına dönmek oradan başlayarak eksiklikleri tamamlamak zorundayız. Modern şehir hayatında aileyi ve toplumu kuşatan değerleri yeniden inşa etmek ve yaşatmak yeni bir çıkış noktası olabilir.

Tüm bu gayret ve çalışmalara rağmen eşler arasında anlaşmazlık ve şiddetli geçimsizlik devam ederse, yuva yaşanmaz hale gelirse, karı koca arasında sevgi şefkat yerini kin ve nefrete bırakırsa artık boşanma bir kurtuluş yolu olabilir.

Müslüman’ın her işi emirlere ve adaba uygun güzellik ve yumuşaklıkla olduğu gibi boşanması da kavgasız dövüşsüz olmalıdır.

KAYNAKLAR:

TÜİK Aralık 2010 verileri

TÜİK Mart 2011 verileri

Göktürk, Ülkü (2001) Boşanma, Çocuk ve Ergen Psikiyatrisi. İstanbul: Nobel Tıp Kitapevi

Yörük oğlu, Atalay (1997) Çocuk ve Ruh Sağlığı, İstanbul, Özgür Yayın Dağıtım

Arıkan Çiğdem, Yoksullukta ve Evlilikte Geçimsizlik ve Boşanma Ankara 1992

Boşanma Nedenleri Araştırması Başbakanlık Aile ve Sosyal araştırmalar Genel Müdürlüğü Ankara Mart 2009

Sebep ve Sonuçlarıyla Boşanma Olgusu (Ulusal Aile Sempozyumu) Yuva Kur Yayınları Adana

Ağustos 2011

 Ahlak-ı Alai Kınalızade  Ali Efendi  Ayşe Sıdıka Oktay

Klinik psikolog Orhan Gümüşel “Boşanma ve Çocuk”


Yazan: Sait Özdemir Tarih: Oca 18th, 2012 | Kategori:: Genel


Yazinin tamamini oku →


ÇOCUKLARIMIZIN KARNESİ NEYİ ANLATIYOR, YARIYIL TATİLİNİ NASIL DEĞERLENDİRMELİYİZ.

Yazan: Sait Özdemir Tarih: Oca 17th, 2012 | Kategori:: Genel

Eylül ayında başladığımız bir dönemin sonuna geldik. Çocuklarımız Cuma günü karnelerini alacaklar. Bazıları sevinçle bazıları üzüntülü bir şekilde evinin yolunu tutacaktır. Her anne-baba çocuğun başarılı olmasını ister, sınıf birincisi olmasa da çocuğunun ona verilen emeklerin karşılığında belli bir seviyede iyi notlar almasını bekler. Ancak çeşitli nedenlerle bu her zaman mümkün olmayabilir Çocuklar aldığı karne sonucu evde kendilerini nelerin beklediğini hayal ederek bazıları eve istekli koşarak bazıları ise istemeye istemeye eve gidecektir. Akşam babanın eve gelmesi ile birlikte aile meclisi toplantısı yapılacak ve bu geçen dönemin artı ve eksileri masaya yatırılıp tartışılacak. Başarı var ise çok fazla problem çıkmayacak başarısızlık var ise karşılıklı suçlamalar başlayacak. Çocuğa düzenli ders çalışmadığından zamanını boş işlere ayırıp derslere ayırmadığından gibi sorularla çocuk köşeye sıkıştırılacak ama anne ve baba olarak kendimizi suçlamayacağız. Karnedeki düşük notlar anne babaların üzüntü, hayal kırıklığı, zaman zaman kızgınlık, hatta suçluluk duymalarına neden olacak. Sanki o notlar sadece çocuklarının değil kendilerine verilen notlar olarak algılanacak. Bu durumda duygusal tepki vermeleri çok doğaldır. Genel olarak bu durumda karne sonrasında cezalar verilir (planlanan bir tatile çıkılmaması, ya da söz verilen bir şeyin alınmaması gibi). Ancak en çok problem ve sıkıntı yaratacak anne-baba tutumları, fiziksel ceza (dayak gibi) ya da psikolojik zarar verecek (aşağılama “Sen ne kadar aptal bir çocuksun” ya da kıyaslama “Bak kuzeninin karnesine, hepsi pekiyi” gibi) tepkiler verilmesidir. Anne-baba başarısız bir karneyi ilk ellerine aldıklarında kötü bir sürprizle karşılaşmış gibi hissederler, bu nedenle ilk tepki genelde çok kontrol edilemeyen duygusal (kızmak, bağırmak gibi) bir tepkidir. Sonra biraz daha sakinleşip durumu değerlendirmeye başlarlar (Neden böyle oldu? Neyi eksik yaptık?, bu durum nasıl düzeltilebilir?) Başarısız bir karne karşısında ilk olarak kızgınlık hissetmek doğal gibi görünse de bu yaşanılan sorunun çözümüne yardımcı olmayacaktır. Ama tabi ki de hiç bir şey olmamış gibi davranmakta uygun değildir.Başarısız bir karne getiren çocuk belli etse de etmese de bu durumdan çok rahatsızdır, hem anne-babanın tepkileri, hem de başarısız olmanın getirdiği suçluluk, üzüntü, hayal kırıklığı, pişmanlık gibi duyguları yaşar. Eğer anne-babanın göstereceği olumsuz tepkilerden çekiniyorsa yalan söyleme gibi geçici olarak yaşanılacak olumsuzluğu ertelemeye yarayacak davranışlara başvurabilir. Eğer karne başarısı ile ilgili çok fazla beklenti ve baskı hissediyorsa istenen karneyi getiremediğinde çok daha ciddi sorunlar yaşanabilir. (uyum ve davranış problemleri, evden kaçmak, kendine zarar verecek davranışlarda bulunmak gibi). Karne ve okul başarısı anne-baba için her ne kadar önemliyse çocuk içinde o kadar önemlidir. Sadece çocuklar bunu farklı şekillerde gösterirler. (umursamıyor, önemsemiyor gibi görünebilirler) Aslında bu tepki anne-babayı daha da çok üzer, ya da kızdırır. Ancak bilinmesi gereken her çocuğun karneyi önemsediğidir. Ama her çocuk kaygıyı dışarıdan görülebilecek şekilde belli etmeyebilir.Bu aşamada ben sizlere soruyorum anne babalar sizin karneniz nasıl sizin notunuz kaç. Okulun açık olduğu dört dört buçuk ay içerisinde okul çağırmadan toplantı yapmadan kaç defa okula uğradınız çocuğunuzla ilgili bilgileri okulun Psikolojik Danışmanı ile ve sınıf öğretmeni ile görüştünüz?

Bu durumda ne yapılmalı:

Anne-babalara öneriler

Çocuğunuzla konuşarak başarısızlığın nedenlerini araştırın, böylece problemin  çözümü için uygun alternatifler düşünebilirsiniz. 

Karnedeki notları bekleyene kadar dönem başından itibaren okul ve öğretmenlerle iletişimde olun. Böylece iş işten geçtikten sonra kötü bir sürprizle karşılaşmazsınız. Problemler büyümeden önlem alacak zamanınız olur.

Karneyi ödül ve ceza yöntemi olarak kullanabilirsiniz ama burada önemli bir problem  yaşanabilir. Genel anlamda başarılı çocuklar için karne hediyesi motive edici olsa da başarısızlık yaşayan çocuklar için dönem sonunda karne sayesinde ödül kazanmak ya da mahrum bırakılmak cezaları çok etkili olmamaktadır. Bunun nedeni öncelikle çocuklar için, bir dönem uzun bir zaman dilimidir. Bunun muhakemesini yapmakta zorlanırlar daha kısa dönemli kontroller daha etkili olur.

Karneyi aldıktan sonra verilen cezalar bir sonraki dönem için çok etkili olmayacaktır. O nedenle karnenin hem sizde hem de çocuğunuzda oluşturduğu duygular hakkında konuşmak, bu sorunların çözümü için alternatif çözümler üretmek daha çok işe yarayabilir.

Hem çocuğunuzla ilişkinizi ve ev ortamının düzenini, hem de çocuğunuzun çalışmasını ve öğrenmesini engelleyecek bir problem olup olmadığını dikkatle değerlendirmelisiniz. Bazen karnedeki kötü notlar sayesinde var olan problemler açığa çıkar ve bu yolla aileler yardım arayışına girerek, problemi çözmek için bir adım atabilirler.

 

Öğrenciler Yarıyıl Tatili Nasıl Değerlendirmeli

 

Tatilinin iyi bir şekilde değerlendirilmesinde de ailelere önemli görevler düşmektedir. Aile öğrencinin yeterince dinlenebilmesine imkan vermeli, öğrencinin tatilde kitap okuma gibi eğitici aktivitelere yönelmesine destek olmalıdır. Özellikle karne başarısı düşük öğrencilerin aileleri çocuklarını cezalandırmamalıdırlar. Bunun yerine çocukla birlikte çalışmaya ve eğlenmeye zaman ayırarak birlikte bir plan hazırlanmalıdır.  Var olan problemin nedenlerini birlikte tespit edip, el birliği ile gidermeye gayret etmelidirler.

Her öğrencinin tatil ile ilgili beklentisi farklı olabilir. Kimi öğrenci izleyemediği filmleri izlemek, kimisi gece geç saatlere kadar uyanık kalmak, kimi okuyamadığı kitapları okumak, kimi sabah geç saatlere kadar uyumak arzusunda. Hepsinden tatmayı hak ettikleri gerçeğini unutmamalı ama aşırılığın getireceği zararları da göz önünde bulundurmalıyız.

Okul maratonu hem fiziksel açıdan hem de zihinsel açıdan gerçekten yorucu bir süreçtir. Bu yüzden öğrenciye, dinlenmesi ve geri kalan süreçteki yorgunluğu aşabilmesini sağlayacak zindeliği kazanması için 16 günlük bir tatil verilmektedir. Ama dinlenmek maksatlı yapılan pek çok etkinlik zihinsel olarak yorucu, fiziksel olarak da tembelleştirici etkinlikler olabilmektedir.

Pek çok öğrenci tatil fırsatını, kitap ve defter kapağını hiç açmadan, okullar açılana kadar televizyon izleyerek ya da saatlerce bilgisayarın başından kalkmayarak geçirmeyi düşünmektedir. Bunun yanında alışık olduğu uyku düzenini bozacak saatler de uyumak ve uyanmak istemektedirler. Unutmamalıyız ki vücudumuz, alışık olduğu uyku düzeninin fazlasıyla ters bir dönemine girdiğinde, yorgunluk hissini arttırmaktadır. Öğrenciler tabi ki biraz daha geç kalkabilir ve geç yatabilirler ama bu fark bir ya da bir buçuk saatten fazla olmamalıdır. Aksi taktirde okul dönemi başladığında, uyku düzeni eskiye dönene kadar okul hayatında olumsuz sonuçlar doğuracaktır.

İkinci döneme iyi bir başlangıç yapmak isteyen öğrenciler, uyku düzenlerine dikkat etmenin dışında bir çalışma planı da oluşturmalıdırlar. Öğrenilenlerin unutulmaması ve eksiklerinin giderilmesi açısından, “konuları tekrar etme” önemli bir etkinliktir. Bu yüzden özellikle küçük sınıflardaki öğrencilere, işlenen konuları tekrar edici etkinliklerin bulunduğu tatil kitapları alınmalıdır. Tatil boyunca günün belirli bir zaman dilimi bu kitaplardaki etkinliklere ayrılmalıdır.

İkinci dönemde öğrencilerin derslere adapte olmakta zorlanmamaları için ara tatil döneminde her güne okuma saatlerinin ayrılması büyük önem taşımaktadır. Günde iki defa, birer saatlik yapılacak okuma etkinliği, hem okuduğunu anlama becerisini geliştirmekte hem de zihinsel olarak zindelik sağlamaktadır.

Tüm öğrencilere ve ailelerine sağlıklı, mutlu ve verimli bir tatil diliyorum.

 

 


Sevgi Bahçesinin Bahçıvanları

Yazan: Sait Özdemir Tarih: Oca 13th, 2012 | Kategori:: Genel

SEVGİ BAHÇESİNİN  BAHCIVANLARINA …………..

 Sevgi Bir Eylemdir..“Sevgi tüm varlığın yaratılış sebebidir. Kâinattaki her şeyi yaratan Allah Teala insanı sevgiyle yaratmış, sevmiş ve sevilmeyi istemiştir.”
 İnsan ekmekle doyar, emekle büyür ve sevgiyle yaşar. Sevgi toplumu olmak istiyorsak aile binasının harcını sevgi ve inançla karmalıyız. Harcı sevgi ve inançla karılan aileler, her iki dünyada da çözülmezler. Evlerimizi Cennetten bir köşe yapan şey sevgidir. Sevgisizlik evlerimizi ve toplumu Cehenneme dönüştürür. Sevgiyle Cennetten bir köşeye dönüşen evlerde yetişen çocuk kendisiyle ve toplumla barışık olur. Kendine ve başkalarına güvenir. Kendisine güvenilir, sevecen, mutlu, umutlu ve hoşgörülü bir insan olarak hayata atılır.
Ailede sevgiyi, ilgi doğurur. İlgi sevginin hem anasıdır hem de çocuğudur. İlgisiz sevgi, sevgi değildir. Sevgiyle bir arada tutulamayan aileler, baskı ve zorbalıkla tutulmak zorundadır. Aile bireylerine özgürlük sevgiyle verilir.
Varlık âlemi Allah’ın sevgisinin bir ifadesi olduğu gibi, çocuk da insan sevgisinin bir ürünüdür. Her çocuk cennet meyvesidir ve bu meyve sevgi ağacında biter. Annenin yerini hiçbir şeyin tutamadığı gibi sevginin yerini de hiçbir şey tutamaz. Sevgiyle büyütülen çocuk umut ve hayat dolu bir insan olur. Sevgisiz bir ortamda yetişen çocuklar nefret, kin ve intikam hisleriyle doludur. “Benim şu kadar çocuğum var. Sizin gibi öpüp sevmedim” diyen bedeviye Peygamber Efendimizin sallallahu aleyhi ve sellem “Allah senin kalbindeki merhameti söküp aldıysa ben ne yapabilirim ki?” demesi bizi düşündürmelidir. 

Çocuklarımızı yetiştirirken nerede hata yaptığımızı sorgulayabiliyor muyuz? Sevgisiz eğitim, inançsızlık ve ahlâksızlık aşılayan televizyon kanalları ve gençliği zehirleyen internet ve bilgisayar oyunları, dergi, gazete bir de ailelerin ilgisizliği eklenince aile faciaları kaçınılmaz bir hale geliyor.

Ailemize yeteri kadar zaman ayırabiliyor muyuz?

Çocuklarımızla kaliteli zaman geçirebiliyor muyuz?

Çocuklarımıza karşı ilgisizliğimize mazeretler bulmayı bırakalım. Aile bireyleri sevgilerini birbirlerine yansıtsın. Toplum da sevgiyle yaşayan bir toplum haline dönüşsün. Sevgi bahçesinde rengârenk, misk kokulu güller yetiştirmeye var mısınız?
Sevgisizliğin kol gezdiği, cinayetlerin gün geçtikçe arttığı günümüzde sevgi medeniyetine bir türlü ulaşamıyoruz. Kendi önümüze sayısız engeller koyuyoruz. Sevgi, saygı, şefkat, merhamet, dostluk, yardımlaşma vb. duygulara önem verilmez oldu. İnsanların düşünmemesi için her türlü boş ve anlamsız şeyler allanıp pullanarak, gözler cilalanarak çirkin güzel, kötü-iyi, zararlı-faydalı olarak gösterilmeye çalışılıyor. Biz de bunları sadece seyrediyoruz…
Bedenler en güzel şekilde besleniyor ama beyinler güzelliklerle donatılamıyor, sevgiyle doldurulamıyor. Kalıplar doyuruldu ama kalpler boşaltıldı. Özellikle eğitimde geleceğimiz olan yavrularımızın o minicik yüreklerine iman şuuru, ahlâk kuralları, ibadet aşkı, sevgi ve saygı tohumları atılamıyor. Böyle olunca da toplum cinnet halini yaşıyor. İnsanlar inançtan ve vicdandan mahrum bırakılınca öğretmenine bıçak çeken öğrenciler, anne ve babasına isyan eden gençler gün geçtikçe çoğalıyor. Son günlerde yaşanan toplu katliamlar bizleri derin derin düşündürmelidir.(Norveçteki olay)
Doğan her yeni çocuk, Cenab-ı Hakk’ın insanoğluna duyduğu sevginin ve ondan henüz umudunu kesmediğinin bir delilidir. “Eğitim”, hayata ve topluma uyum sağlamanın ortak adıdır. Yeni doğan çocuğun beslenmeye alıştırılması, insan neslinin eğitimle tanıştığı ilk anlardır. Annenin güler yüzü, sevgi öpücükleri, konuşması, okşaması, sevgi göndermeleri bu eğitimin devam eden parçalarıdır.
Sevgi sadece insan varlığının değil, bütün yaratılmışların ortak hamurudur. Toprakta yeşeren bir bitki, açan bir çiçek, güneşin ısı ve ışık kaynağı oluşu hep bu sevginin bizlere yansımasıdır. O sevgi olmasa kâinat yaratılmaz; canlılar insanoğluna gıda taşımaz; kâinat insana teslim olmazdı.
Kâinatın belli bir düzen içerisinde işleyişi, Yaratandan-yaratılana, yaratılandan-Yaratana bir sevgi akışıdır. O sevgi olmasa yağmur yağmaz, toprak yeşermez, güneş ısıtmazdı. O sevgi olmasa sular akmaz, çarklar dönmez, kalpler atmazdı. Sevgi, yaratılışın özü, hamuru, mayasıdır. İnsanlar, hayvanlar, bitkiler ve cansız varlıkların hepsi bu mayadan yaratılmıştır.
Aile, insan hayatında duygusal, kültürel ve sosyal anlamda ilk deneyimlerin gerçekleştiği ortamdır. Eğitim ve sosyalleşme aile ile başlar. Çocuk eğitiminin nasıl olacağı sorusu ise her toplum ve çağda farklı biçimlerde yorumlanarak, başka başka kültürleri, medeniyetleri ortaya çıkarmıştır. Genel olarak insanoğlunun dünyaya adımını atar atmaz karşılaştığı yuva, onun ister istemez ilkokuludur. Bunun için aile okuldur, anne öğretmendir biçiminde alışageldiğimiz sözler, çok da farkında olmadığımız bir gerçeğe işaret ediyor. Bu gerçek, insanoğlunun tertemiz bir fıtratla doğduğu dünyada, ailesinin sadece genetik olarak değil, aynı zamanda duygusal, zihinsel ve ahlâkî anlamda da mirasçısı olduğudur. Aslında her aile, kişi için beşikten mezara kadar sürecek olan öğrenme ve hayatı anlamlandırma süreçlerinin ilk ve en etkin mekânıdır. Hemen her anne-baba çocuğuna karşı beslediği sevgiyi, çeşitli biçimlerde ve kendi anlayışları çerçevesinde bir eğitime dönüştürmeye çalışır. Ancak sevgi anlayışları ve sevgiyi gösterme biçimleri aileden aileye değiştiği gibi, eğitimde disiplin uygulama metotları da farklılaşmaktadır. Bazı anne-babalar sevgi cimrisi olurken bazıları da çocukların kelebekleri ve civcivleri severken öldürdüğü gibi yavrularını severek öldürmektedir.
Eğitim anlayışlarında son dönemde görülen gelişmelerle birlikte, otoriter ve güç kullanmaya dayalı eğitim metotlarının yerini, çocuk merkezli ve çocuğun bütün isteklerini yerine getirmeye dayalı bir anlayış almaya başlamıştır. Bu yeni anlayışa göre aileler hayatlarını çocuklarının istekleri doğrultusunda düzenlemeye çalışmaktadırlar. Çocuklarımızın hayatına çizgi film ve oyun karakterleri olarak giren sihirli dünya; yavaş yavaş gerçek dünyanın yerini almaya başlamıştır. Giyim kuşamdan gıdaya; eğlenceden eğitime kadar her anlamda bir tüketim patlamasının yaşandığı bu dönemde, çocuklarımız her geçen gün büyüklerinin dünyasına artan bir tür memnuniyetsizlikle bakmakta, kendisine sunulanlarla asla yetinmemekte ve hep daha fazlasını istemektedir. Doğru ve yanlışın ayırt edilmesinde ise anne-babalar her geçen gün otoritelerini daha da kaybetmektedirler. Sağlıklı bir eğitim anlayışı ise, öncelikle çocuklarımıza koşulsuz sevgi, hoşgörü ve doğru bir disiplin anlayışıyla yaklaşmamıza ve onlar için etkili bir model olmamıza bağlıdır.
Çocuklarımızı öyle yetiştirelim ki hayatı sevgi gözlüğüyle okuyabilsinler.Pestallozzi; “Temelinde sevgi olan hiçbir eğitim başarısızlığa uğramaz” diyor. Bugün artık şiddet, haksız rekabet, müstehcenlik, cinsel teşhir, insanın nesneleştirilmesi, kin ve nefret içerikli yayınların artması gibi pek çok sorunla örülü dünyamızda çocuklarımıza verebileceğimiz eğitimin ilk adımı onlara bir sevgi gözlüğü armağan etmektir. Bu ise, ancak ilk önce kendi sevgi gözlüklerimizi takmakla mümkün olacaktır. Yani sevmeyi öğrenmekle başlayacağız.
Çocuklarımıza olumlu davranış kazandırmanın ilk ve en önemli şartı, onlara içtenlikli ve koşulsuz olarak sevgimizi sunmaktır. Daha ilk aylardan itibaren anne kucağının sıcaklığı ve kokusu ile sevildiğini anlayan insan yavrusu, hayata kendisine tutulan sevgi aynası ile bakmaya başlayacaktır.